Modern Hadis İnkârcılığı: Bir Fikir Ayrılığı Değil, Bir Akıl Yanılgısı
Sünnetsiz din anlayışı bir mezhep, bir görüş veya bir yorum değildir. Bu, dinin kendisini işlevsiz hâle getiren bir zihniyet çöküşüdür. Hadis ilmini yok saymak, yalnızca geçmişi değil, geleceği de karartmaktır. Bu nedenle mesele “tartışma” değil, ıslah ve bilinçlendirme meselesi olarak ele alınmalıdır.
Ortada bir fikir ayrılığı değil, apaçık bir çılgınlık ve metodoloji felaketi bulunmaktadır. Bir insan “Sadece Kur’an yeter, sünnet gereksizdir” diyorsa bu, “Deneysiz bilim olur”, “Reçetesiz tedavi olur”, “Haritasız yolculuk olur” demek gibidir. Bu, tartışılacak bir görüş değil; ciddiye alınıp düzeltilmesi gereken bir yanlıştır. Ne yazık ki bu yanlışın toplumda karşılık bulması, meselenin sadece ilmî değil, aynı zamanda toplumsal bir tehdit hâline geldiğini göstermektedir.
Bu noktada şu gerçeği açıkça ortaya koymak gerekir: Hadis ilminde, insanlık tarihinde benzeri olmayan bir bilgi doğrulama sistemi bulunmaktadır. Dünyada bu metodolojiyi kullanan ilk ilim insanları İslam muhaddisleridir. Bu sistem, “Kim söyledi, kimden aldı, ne zaman aldı, ne kadar güvenilir, hafızası nasıl, hayatı boyunca hiç yalan söyledi mi?” gibi soruları tek tek incelemiştir.
Üstelik bugün tarih kitaplarında geçen pek çok olay bu kadar ayrıntılı bir kontrolden geçmemiştir. Bu sebeple hadis ilmi, sadece dinî değil, bilimsel anlamda da mükemmel bir sistemdir. Bu hakikati görmezden gelmek, yalnızca sünneti değil, bilginin kendisini reddetmek anlamına gelmektedir.
Buna rağmen bu yaklaşımı “fikir özgürlüğü” veya “yorum farkı” olarak sunmak yanlıştır. Çünkü bu, şu tür iddialarla aynıdır: “Tıp ilmi güvenilmez, herkes kendi teşhisini koysun”, “Tarihçiler yanılıyor olabilir, o hâlde tarihe güvenmeyelim”, “Mühendisler farklı hesaplar yapıyor, o hâlde bina yapmayalım.” Bu tür sözler nasıl ciddiye alınmıyorsa, sünnetsiz din anlayışı da aynı şekilde ciddiye alınmamalıdır.
Bu kişilerden bazıları, “Biz hadisi değil, Kur’an’a uymayan hadisi reddediyoruz” demektedir. Ancak burada gözden kaçırılan temel bir soru vardır: Kur’an’a uyup uymadığını kim belirleyecektir?
Bu işi yüzyıllardır yapan hadis âlimleri varken, bu yetkiyi ilmi olmayan kişilerin kendilerinde görmesi açık bir akıl tutulmasıdır. Bu, “Ben doktor değilim ama reçeteyi ben yazacağım” demekten farksızdır. Üstelik söz buraya gelmişken, resûl ve nebî kavramları üzerinden yapılan bir başka manipülasyona da değinmek gerekir. Yine bu gruptan bazıları, Peygamberimizin (s.a.s.) sadece –hâşâ– vahyi ileten bir “postacı” olduğunu, onun söz ve davranışlarının bağlayıcı olmadığını iddia etmektedir. Bu yaklaşım, peygamberliği içi boş bir unvana indirger, sünneti devre dışı bırakır ve kişiyi kendi hevasının rehberi yapar. Bu, ilmî bir yorum değil; kavramlarla yapılan açık bir yanıltmadır.
Bu anlayışın topluma verdiği zarar ise son derece ciddidir: Gençleri dinden soğutmakta, ibadetleri keyfî hâle getirmekte, herkesin kendi dinini üretmesine yol açmakta ve ortak din anlayışını parçalamaktadır. Bu sebeple mesele artık yalnızca ilmî bir tartışma değil, toplumsal bir güvenlik meselesine dönüşmüştür.
Bu yanlışla mücadele sadece eleştiriyle değil, çözümle yapılmalıdır. Hadis ilmi halk diliyle anlatılmalı; üniversitelerdeki ağır dil toplumun geneline indirgenmelidir. Gençlere sünnetin hayatla ilişkisi gösterilmeli; sünnetin sadece metin değil, yaşanmış bir hayat olduğu anlatılmalıdır. Medya alanı boş bırakılmamalı; sosyal medyada bu iddialara karşı güçlü, sade ve etkili içerikler üretilmelidir. İlmî otorite net şekilde ortaya konmalı; herkesin din adına konuşabileceği algısı düzeltilmelidir. Son olarak elbette eleştiri ile hakaret arasındaki fark korunmalıdır: Evet, gerektiğinde sert olunmalıdır; ancak her zaman adaletli kalınmalıdır.
Sonuç olarak, sünnetsiz din anlayışı bir mezhep, bir görüş veya bir yorum değildir. Bu, dinin kendisini işlevsiz hâle getiren bir zihniyet çöküşüdür. Hadis ilmini yok saymak, yalnızca geçmişi değil, geleceği de karartmaktır. Bu nedenle mesele “tartışma” değil, ıslah ve bilinçlendirme meselesi olarak ele alınmalıdır.
Mizan diğer yazıları
- 01 Mart 2025 Deizm
- 19 Ocak 2023 İ'tidal Üzere Olmak
- 01 Aralık 2021 İlimlerde Terimler
- 08 Haziran 2021 Müslüman Mahallesinde Salyangoz Satmak
- 18 Ekim 2020 Şem´a Yanan Pervane Ol
- 28 Ocak 2020 İlmi Ehlinden Almak
- 28 Eylul 2019 Mezhepler Dinin Kalesidir
- 20 Aralık 2018 Zaman, Tasavvuf Zamanıdır
- 20 Aralık 2018 Gül yaprağı olmak, kolay değil!
- 09 Mart 2018 İlhâm Bilgi Kaynağı mıdır?
- 09 Mart 2018 Şimdi Kuşa Benzedi!
- 09 Mart 2018 Allah’ı Zikretmenin Fazileti
- 29 Ekim 2017 Kem Alet İle Kemâlât Olmaz
- 29 Ekim 2017 Ömer Hüdâî Baba Köğengî Hazretleri ve Mürşidi
- 17 Temmuz 2017 Kıssadan Hisseler
- 17 Temmuz 2017 Nevzuhûr Âlimlere Dikkat!
- 17 Temmuz 2017 Ankâzâde Köstendilî Halîl Efendi’nin, Tûti İhsan Efendi’ye 2. Mektubu
- 17 Temmuz 2017 Allah’a İtimat Etmek
- 23 Şubat 2017 İnsanın Manevî Yapısı ile İlgili Sorular
- 23 Şubat 2017 Kadı Burhaneddin Çilehanesi
- 25 Ekim 2016 Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar
- 25 Ekim 2016 Kutbu’l-Aktâb
- 09 Mart 2016 Nefsin Kötü Hasletlerinden Haset
- 09 Mart 2016 Ricâlü’l-Gayb
- 31 Ocak 2016 Mürşit Kimdir?
- 31 Ekim 2015 Nefsin Kötü Hasletlerinden; Kibir ve Ucb
- 30 Temmuz 2015 Sağlam Bir Tasavvuf Yolunun Esasları
- 24 Nisan 2019 İmam-ı Şâfiî’nin Mürşidi
- 27 Şubat 2015 Ashâb-ı Suffa’nın Tasavvufa Etkisi
- 06 Kasım 2014 İstimdât, Tevessül ve Teveccüh
- 08 Şubat 2014 Beni Seviyorsan / Abdülkâdir GEYLÂNÎ
- 17 Eylul 2013 Hakk Yolunda Cesur Ol
- 17 Eylul 2013 Ey Azrail! _ Cengiz NUMANOGLU
- 25 Mayıs 2013 Mücâhede Ehli ve Huyları
- 16 Şubat 2013 Dostuyla Dost Olmak
- 03 Kasım 2012 Pîr Abdülkâdir Geylanî’nin Akîdesi
- 11 Ağustos 2012 Dualar, Zikirler…
- 05 Ekim 2011 Harabe

