Dr. Abdulkadir EREN

Kalbin Cilası-Zikrullah

Kalbin Cilası-Zikrullah

Kâinata baktığımızda canlı, cansız zannettiğimiz her şeyin kendince bir zikri vardır. “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmiştir. O, Aziz'dir, Hakîm'dir.”

Zikir; Arapça kökenli olup hatırlama, anma anlamlarına gelen bir kelimedir. Sufilerden bir kısmı zikri, "Elest Bezmi"ndeki ahdi hatırlamak olarak ifade etmişlerdir. Zikir ve fikir birbirleriyle ilişkili iki terimdir. Atalarımız bu minvalde, “Dervişin fikri neyse, zikri de odur,” demişlerdir. Fikir zihnen; zikir ise ilk önce dille, sonra kalp, gönül ve bütün azalar ile olan bir eylemdir.

 

Ebu Abdurrahman es-Sülemî, zikri fikirden üstün görmüştür. Çünkü zikir, Hakk Teâlâ’ya da izafe edilen bir vasıftır. Kur’an’da: “Beni zikrediniz ki, Ben de sizi zikredeyim.”(el-Bakara, 2/152) buyrulmaktadır. Fikir ise Allah’a izafe edilen bir vasıf değildir. Allah’a izafe edilen bir şey, elbette sadece insanlara izafe edilen şeyden üstündür.

 

Gafil olma Nâciyâ,

Hakk’ı zikret daima.

Seni zikreder Hüdâ,

Allah Allah dedikçe.

 

Kâinata baktığımızda canlı, cansız zannettiğimiz her şeyin kendince bir zikri vardır. “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmiştir. O, Aziz'dir, Hakîm'dir.” (Hadîd, 57/1). Her mahlukatın kendi lisanıyla bir zikri vardır. Hassaten seher vakitlerinde duyduğumuz güvercinlerin "Hû Hû" zikirlerini dinlemeyen yoktur. Dağların, taşların, esen rüzgârların, kıyılara vuran dalgaların bir zikri vardır. Yunus Emre’nin "Sordum Sarı Çiçeğe" ilahisini bu tefekkürle okuduğumuzda, onların zikrini kalp kulağıyla duyduğunu fark ederiz.

 

Mürşidim Abdullah Demircioğlu Efendi Hazretlerinin bu minvalde şu mısralarına gönül verelim:

 

Bilmez misin dağda kuşlar,

Hakk’ı zikretmeye başlar,

Secdeye gelir ağaçlar,

Zikir yolunu tutar ol.

 

Zikirle salınır ağaçlar,

Dağlar taşlar ve yamaçlar,

Mürid muradı amaçlar,

Zikir yolunu tutar ol.

 

Büyük mutasavvıflardan Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri, üstadı Üftade Hazretlerinin "Bana dağlardan çiçek toplayınız" emri üzerine, ancak kurumuş bir çiçeği mürşidine sunabilmiştir. Şeyhinin, "Neden bu çiçeği getirdin?" sorusu üzerine de şu kalpleri titreten cevabı vermiştir: “Efendim, hangi çiçeğe elimi uzattıysam Cenab-ı Hakk’ı zikrederken buldum. Ancak bu çiçek kurumuştu (zikri kesilmişti), o yüzden bunu getirdim.”

 

İşte kâinattaki her şeyin zikri var da, eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insanın da bir zikri olmaz mı? Tabii ki vardır. Yüce Yaratanımız, maksudumuz, rızasını ve sevgisini talep ettiğimiz Allah’ımız bizlere Kur'an’da birçok yerde kendisini zikretmemizi emretmektedir:

 

Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin.”(Ahzab Suresi, 41)

Allah’ı çok zikret ve gece gündüz O'nu tesbih et.”(Âl-i İmran Suresi, 41)

 

İki cihan serveri, Fahr-i Kâinat ve Eşref-i Mahlûkat, canımız Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.s) Efendimiz de birçok hadis-i şerifte Cenab-ı Hakk’ı zikretmenin öneminden hem bahsetmiş hem de her halinde Cenab-ı Hakk’ı zikretmiştir:

 

Cennet ehli, başka hiçbir şeye değil, sadece dünyada Allâh’ı zikretmeksizin geçirmiş oldukları anlara hasret ve nedamet duyarlar!”(Heysemî, X, 73-74)

Kulum beni bir toplulukta anarsa ben de onu daha hayırlı bir toplulukta anarım.”(Buhârî, Tevḥîd, 15, 43)

Zikreden kimse ile zikretmeyen kimse diri ile ölü gibidir.”(Buhârî, Daʿavât, 67)

Size amellerinizin en hayırlısını haber vereyim mi? Allah’ı zikretmek…”(Tirmizî, Deavat, 6)

 

Tekrar mürşidimize gönül verelim:

 

Peygamber hiç zikretmedi mi?

Delil Kur’an'dır yetmez mi?

Mümin yolunda gitmez mi?

Zikir yolunu tutar ol.

 

Bizim bu dünyadaki asıl amacımız Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak ve şu dünya imtihanından hayırlısıyla geçebilmektir. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke ve likâike matlûbî. Âtinî mahabbeteke ve ma’rifeteke.” “Allah’ım! Benim maksadım Sensin. Aradığım (talep ettiğim) Senin rızan ve Senin likan (Sana kavuşmak, cemalini görmek)tir. Bana sevgini ve marifetini (Seni hakkıyla tanımayı) ihsan eyle.” İşte bu gayemize bizi en hızlı ulaştıracak olan da zikrullahtır.

 

Meşayih-i Kiram Efendilerimiz de Kur'an ve sünnet manevi denizinden aldıkları bu feyz-i ilahi ile tasavvuf yolunu tesis etmişlerdir. Taliplileri de bireysel olarak yapılan günlük zikirler ve toplu olarak yapılan Hatme-i Hâcegân metotlarını kullanarak terbiye etmişler, müridlerini muradlarına erdirmişlerdir.

 

Pirimiz Gavs’ul A’zam, Bâzü'l-Eşheb, Sultan-ul-Evliya Abdulkadir Geylani’ye (k.s) göre zikir sadece dil ile değil, dil ve kalp birlikteliği ile yapılmalıdır. Kendisi şöyle buyurur:

 

Asıl Allah'ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah'ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah'ı zikreden, Allah'ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar. Zikir, kalbin gıdasıdır. Kalbin zikirsiz kalması, bedenin susuz ve havasız kalması gibidir. Hakikî zikir, dilin söylediğini kalbin tasdik etmesidir. Dil ile söyleyip kalp başka yerde olursa bu eksik bir zikirdir.”

 

Durmaz lisanım, der Allah Allah.

Cismimde canım, der Allah Allah.

 

Çeşmim kulağım, destim ayağım,

Yüzüm yanağım, der Allah Allah.

 

Dişim dudağım, sadrım dimağım,

Lahmimde yağım, der Allah Allah.

 

Hem ustühânım, damarda kanım,

Daim canânım, der Allah Allah.

 

Aşk oldu kısmım, zikr oldu resmim,

Ecza-i cismim, der Allah Allah.

 

Etme Kuddusi, gayr ile üns'i,

Allah enîsi, der Allah Allah.

 

Şah-ı Nakşibend Hazretleri ise zikri daim üzere olmak gerektiğinden bahsetmiştir: “Zikir, gafletin giderilmesidir. Gaflet giderildiğinde, sussan bile zikir hâlinde sayılırsın... Zikrin hakikati, gaflet meydanından müşahede fezasına çıkmaktır.”

Necmeddini Kübra (k.s) Hazretleri, her nefeste zikrettiğimiz bilinci içerisinde olmamız gerektiğine vurgu yapmıştır: “Canlıların alıp verdiği her nefes onların zikri olarak kabul edilmiştir; çıkan ve giren her solukta Allah’ın ismi vardır. Bu da 'He' sesidir. İnen 'He'nin kaynağı arş, çıkan 'He'nin kaynağı kalptir.”

 

Mevlana Celaleddin Rumi (k.s) Hazretleri de zikirde kalp-dil birlikteliğinin maksada ulaştıracağını ifade etmiştir: “Ağızla, dille, duymadan, düşünmeden (papağan gibi) edilen zikir, noksan bir hayaldir. Padişahça, yani cân u gönülden, hayranlık duyarak yapılan zikir ise sözlerden de, kelimelerden de âzâdedir… Ey O’nu bulamadan, sadece O’nun adını yeterli bulan kişi! «Hû» kadehinden içmeden, nasıl olur da benlik arzularından kurtulabilirsin?”

 

Eşrefoğlu Rumi (k.s) Hazretlerine göre zikir ise; gönülde muhabbetullah bitirir, gönülden Allah’tan gayrının muhabbetini hep giderir. Şeytanın vesveselerini keser ve şeytanı avare eyler. İmanı muhkem eyler. Gönül pasını giderir. Gönlü nurlandırır, ziyalandırır, aydın eder ve diriltir.

 

Zikrullah, üç mertebe üzerinedir:

  1. Dil iledir ki, gönül ondan gafildir. Bu, avamın zikridir.

  2. Hem dil hem de gönül iledir. Bu, havassın zikridir.

  3. Hem dil hem gönül hem de bütün uzuvlarladır. Bu, hassü'l-havassın (seçkinlerin seçkininin) zikridir.

 

Cân yine bülbül oldu, hâr açılıp gül oldu.

Göz kulak oldu her yer, her ne ki vâr ol oldu.

 

Uyandı çün nâr-ı aşk, kaynadı ebhâr-ı aşk,

Her yanaya çağlayıp aktı gözüm sel oldu.

 

Gönül ol bahre daldı, dilim tutuldu kaldı,

Girdim anın zikrine, a'zâlarım dil oldu.

 

Ferhad bugün ben oldum, varlık dağını deldim,

Şîrin'ime varmaya, her cânibim yol oldu.

 

Geç âk ile kâradan, halkı bırak aradan,

Niyâzî dön buradan, durma sana gel oldu.

 

Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Şüphesiz ki her şeye cila verecek bir alet var, kalbin cilası ise zikrullahtır.”(Beyhakî, Şu‘abü’l-Îmân, c.1, s. 396 ) Zikreden kalp sonunda ayna gibi Hakk’ın nurunu gösterir.

 

İşit bu Sezâî'den, ne gördü Fenâî'den,

Dost vechini gösterdi mir'ât-ı mücellâde.

 

İmam Şa’rani ise huşu halinin zikirden gelen varidat için gerekli olduğunu ifade etmiştir. Bu durumda gelen varidatın bir anda vereceği fayda, 30 senede elde edilebilen mücahede ve riyazattan daha çoktur. Zikrin oluşturduğu manevi harareti muhafaza etmek adına, hemen ardından soğuk su içilmemesini tavsiye eder. Gerçek manada Allah’ı zikreden kişinin her şeyi unutacağını, sadece Allah’la birlikte olacağını söyler. Keşf erbabının müşahede ettiği gibi kâinattaki varlıkların zikrine şahit olur. Hatta Şa’rani bu durumu bir defasında, akşam namazı ile gecenin ilk üçte biri bitinceye kadar "hakkal yakin" yaşamış; bütün kâinatın yüksek sesle zikrettiğini duymuş, aklından endişe etmiş, Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla bu halden sükûnete ermiş ve normal haline rücu etmiştir.

 

Evliyaullah’ın sözlerine ve şiirlerine baktığımızda zikir hakkında hep benzer şeylerden bahsetmişler, benzer müşahedelere ermişlerdir.

 

Cenab-ı Hak’tan bu sırlara erişebilmeyi, kendisini Hakkıyla zikredenler gibi zikredebilmeyi, ihsan derecesinde yaşayıp Cemalullah’a erişebilmeyi, Resulullah Efendimize cennette komşu olabilmeyi niyaz ederim.

 

Allah’ım! Seni zikretmek, nimetlerine şükretmek ve Sana en güzel biçimde ibadet etmek konusunda bana yardım et.”(İbn Huzeyme, Dua, No:751)


Dr. Abdulkadir EREN diğer yazıları