17 Haziran 2021
Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL

Câhiliye Devrinde Arap Kültürü

Câhiliye Devrinde Arap Kültürü
05 Eki

Bu yüzden İslâm’dan önce Hicaz bölgesinde -zengin bir şiir dili olmasına rağmen...

Arap toplumunun İslâmiyet’ten önce yaşadığı döneme “Câhiliye Dönemi” denir.

Câhiliye dönemi Arap kültürü; dönemin, coğrafî ve stratejik konumun, komşu medeniyetlerin, ticarî faaliyetlerin, örf ve âdetlerin şekillendirmesiyle oluşmuştur.

Arap toplumunda okuma yazma bilenler, daha ziyade şehirlerde ticaretle iştigal eden bir zümre idi. Çölde göçebe hayat sürenler, okuma yazma bilmezdi.

Buralarda kültür; göçebe hayatın zaruretlerinden doğan tecrübe, âdet ve geleneklerin geliştirdiği bilgilerden ibaretti. Bununla bera­ber Araplar; “ilm-i ensâb/soy bilimi, şiir, hitabet” gibi sahalarda ileri idiler. Bunlar, kendilerinin geliştirdiği ilim dalları idi. Birde “tıp, meteoroloji, astroloji (yıldızlar ilmi), at yetiştirme bilgisi, mitoloji, kehânet (büyücülük ve sihirbazlık), zecru’t-tâir (kuşların uçuşundan, konu­şundan hüküm çıkarma bilgisi), iz arayıcılık” gibi başka milletlerden aldıkları ilimler ve bilgiler de vardı.

İslâmiyet’in yayıldığı yıllarda Araplar arasında Nabat ve Kûfî ya­zısı vardı. Nabat yazısı, ticarî ilişkilerde kullanılıyordu. Yazı, ince, deriler üzerine yazılıyordu. (Mahmud Esad, Târîh-i Dîn-i İslâm, s.163 vd.)

Câhiliye Araplarında, şiir sanatının bir hayli gelişmiş durumda olduğu bilinmektedir. Özellikle Eyyâmü’l-Arap denilen ve Arap ka­bileleri arasında uzun yıllar sürüp giden çarpışmalarla ilgili şiirler moda idi. Her iki tarafın şairleri, ölen yiğitlerinin ardından ağıtlar yakıyorlar, kalanları da cesaretlendirmek istiyorlardı. Recez ve Ka­side türü, Arap şiirinde gelişmiş nazım kalıpları arasındadır. İklim ve geçim şartları, onları şairliğe sürüklemiş; çöllerde hayat geçirerek davranış ve düşüncelerinde müstakil kalmaları, onları şâirâne tasavvurlara itmiştir. Klasik kaynaklar, Araplarda şiirin doğuşunu, “deve adımlarının ritmik ve ölçülü hareketleri esnasında sürücünün şarkı söylemeye başlamasıyla” izah ederler. (Philip K. Hitti, Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 139; M. Esad, a.g.e., 188-189) Özellikle İslâm’dan önce ki Arap kasideleri arasında “Muallâkat-ı Seb’a/Yedi Askı” diye bili­nen kasideler, şöhretli bir yer işgal ederler. Bunlar, -söylentiye göre- Ukaz Panayırı’nda derece alırlar ve altın yapraklar üzerine yazılarak Kâbe duvarlarına asılırlardı. Nahle ve Taif arasında bulunan Ukaz’da, her yıl bir fuar kurulurdu ve edebî bir kongre niteliği taşıyan bu fuarda şairler, şiirleriyle yarışırlar, dereceye girenler, şeref kazanır­lardı.

Câhiliye devri Araplarında kâhinlik yaygındı. Putların içinde cinler olduğuna ve cinlerin gizli bilgileri kâhinlere bildirdiğine inanırlardı. İz arayıcılık, ilerlemişti. Öyle ki, yoldan gidenin erkek mi kadın mı olduğunu, kadınsa hamile olup olmadığını anlarlardı. Bunu gerek kendilerinin, gerekse bindikleri develerinin ayak izlerinden çı­karırlardı. Tıpla ilgili hacamat ve kızgın demirle yaraları dağlamak gibi şeyler bilinmekteydi. Sanatta dokumacılık ve kumaş işçiliği iyi idi. Bazı bölgelerde kılıç yapımı, iyi derecede idi. Baraj ve saray gibi önemli mimâri özelliği olan binalar, daha çok güneyde idi.

Hicaz’da ticaret ve ziraat yaygındı. Alıp sattıkları mallar: Taif işlemeleri, Yemen’den gelen günlük v.b. kokulu bitkiler, Hind ve Çin’den çeşitli mallar; Habeşistan’dan ve Bahreyn’den gelen fildişi işleri, akik, mercan, inci ve dokumalar, altın ve gümüştü. En ünlü panayır, Taif ile Nahle arasındaki Ukaz Panayırı idi. Burada yalnız alışveriş yapılmaz, aynı zamanda dâvalara bakılır, şiir ve hitabet ya­rışları yapılırdı. Oradan Mecenne, oradan da Zü’l-Mecaz Panayırı’na geçilirdi. Sonunda Zilhicce’nin onunda, Mekke’de toplanılır ve Hacc yapılırdı.

Güney ve Kuzey Arabistan’da kurulan Arap devletleri kültür ve medeniyetlerinin, Hicaz’ı hiç etkilemediği söylenemezse de coğrafî şartlardan dolayı bu iş, oldukça yavaş ve zayıf cereyan etmiş; özel­likle iptidaî bedevî kültürü, kendi yaşadığı dünyayı dışarıdan gelen etkilere daima kapalı tutmuştur. Bu yüzden İslâm’dan önce Hicaz bölgesinde -zengin bir şiir dili olmasına rağmen- yüksek bir kültürden söz edilemez.

Bu konuda ciddi araştırmalarıyla tanınan Şiblî, “Asr-ı Saâdet” adlı eserinde “İslâm’dan evvel evlerde helâ bulunmadığını, bu yüz­den çölde def-i hacet yaptıklarını; un elemek için eleklerinin olmadı­ğını, bu yüzden unlarını üfleyerek kepekten arındırdıklarını, geceleri evlerinde ışık yanmadığını; kırkayak, kertenkele ve bunlara benzer haşerâtı yediklerini…” ifade eder. (Şiblî, Asr-ı Saâdet, I, 94-95)


Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL diğer yazıları