Edebali KARABIYIK

Gölgesi Geniş Bir Muallim: Hoca Neşet

Gölgesi Geniş Bir Muallim: Hoca Neşet
07 Şub

Fâiku’l-akrân olursam da taaccüb eyleme / Hazret-i Neş’et gibi üstada hem-dem olmuşum

                                                                  Fâiku’l-akrân olursam da taaccüb eyleme

                                                                                   Hazret-i Neş’et gibi üstada hem-dem olmuşum

                                                                                                                                     Müştak Baba

 

            Varlığıyla âlem-i irfâna zînet veren şahsiyetler, bulundukları yerlerde âdeta bir çekim merkezi oluşturmuşlardır. Yaşadıkları dönemde, her meclisin aranan simâsı konumundaki bu insanlar, kendileri için değil başkaları için yaşamayı ve muhitinde bulunan herkese bir şekilde yardımcı olmayı görev addetmişlerdir. Devletin ve milletin en buhranlı zamanlarında, üzerlerine düşen vazifenin gereklerini yerine getirmeye devam ederek, insan yetiştirme gâyesiyle her zorluğa katlanmışlar, hem yetişmelerinde pay sahibi oldukları kişilerin hem de topyekün bir milletin gönlünde unutulmayacak derin izler bırakmışlardır. Bu şahsiyetlerden biri de 18.yüzyılın ortalarında ve ile 19.yüzyılın başında yaşamış olan Hoca Neşet’tir. Yazımızın başlığıyla birlikte verdiğimiz mısraların sahibi Kâdirî Şeyhi Müştak Baba’nın da ziyâdesiyle hürmet ve teveccüh gösterdiği bir kişi olan Hoca Neşet, yaşadığı dönemde görevini fazlasıyla yapmış, başta Şeyh Gâlip olmak üzere birçok şâirin yetişmesine vesile olmuş, irfan sahibi, nüktedân, hayırsever, cömert, Mesnevîhân, dinî, edebî ilimlerde âlim, bilgisini talebeleriyle paylaşan bir hoca, bir üstattır.

            Sefîne-i Evliya müellifi Hüseyin Vassâf Bey’in “Ricâlu’llah’dandır.” diyerek başladığı ve “Sûfilerin âriflerinden olup…” diyerek devam ettiği biyografisinde belirttiği üzere, 1148/1735 yılında Edirne’de doğan Hoca Neşet’in asıl ismi Süleyman’dır. Aslen İstanbulludur. Babası Ahmed Rufeyâ Efendi, Sultan 1.Mahmud Hân’ın musâhibidir. Edebiyata ilgisi olan babası, Hoca Neşet’in doğumuna tarih olmak üzere “Hudâyâ iki âlemde azîz eyle Süleymân’ı” mısrâını söylemiştir. Babası 1163/1750 senesinde, Kaftan Ağası olarak Hicaz’a giderken oğlunu da beraberinde götürmüş, Hac dönüşü Konya’da Mevlânâ’nın türbesini ziyaretleri sırasında Hoca Neşet’e, Çelebi Efendi tarafından teberrüken Mevlevî sikkesi giydirilmiştir. Bu hâdiseden sonra Mevlevî tarikatı, onun hayatının bundan sonraki yıllarına yön vermiştir diyebiliriz. İstanbul’a döndüklerinde henüz on altı yaşındayken babasını kaybeden Hoca Neşet, yaşadığı hicrânın verdiği kederle beraber ilim tahsiline meyletmiştir. Az bir zaman zarfında akranlarının arasında üstün bir konuma yükselmiş, özellikle Mesnevî-i Şerif’in hakîkatlerini ve inceliklerini anlamak amacıyla Farsça öğrenmeye azamî gayret göstermiş, bunda da muvaffak olmuştur. Dâyezâde Cûdî Efendi, yazdığı bir mahlasnâme kıtası ile kendisine Neş’et mahlasını vermiştir. Artık bundan sonra bu mahlasla meşhur olmuştur.

            Mesnevîhânlıkta emsalsiz bir mevkie yükselerek İstanbul’un parmakla gösterilen Farsça hocalarından biri olarak tanınmıştır. Ayrıca, şiire yönelen gençlere yol göstermiş ve yazdığı mahlasnâmelerle her birine uygun mahlaslar vermiştir. Talebesi Pertev’in ifadesine göre, bir kitap hacminde olan bu mahlasnâmelerin on altısı divanında mevcuttur. Meşhur şâir Şeyh Galib’e verdiği “Es‘ad”, Beylikçi Mehmed’e verdiği “İzzet”, vak‘anüvis Muvakkitzâde Mehmed’e verdiği “Pertev” ve Şeyh Vahyî’nin mahlası bunların en tanınmışlarıdır.Babasından kalan zeâmet[1], üzerinde olduğu için 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşına katılmış ve “Gâzi” olmuştur. Şâhit olduğu bazı savaş sahnelerini şiirlerine de yansıtan Hoca Neşet’inşiirdeki yol göstericiliği şâirliğinden daha önemli kabul edilmektedir. Hoca Neşet, yetmiş dört yaşını mütecâviz iken, Sultan 3. Selim’in tahttan indirilmesinden ve devamında meydana gelen kargaşa ortamından olumsuz yönde etkilenmiş ve Surûrî’nin söylediği; “Neş’et Efendi göçdi cinân ola menzili” mısraının tekabül ettiği tarih olan, 11 Muharrem 1222/11 Mart 1807 Çarşamba günü vefât etmiştir. Mezarı, Topkapı dışında Sakız Ağacı denilen mahalde, dedesi ve babasının mezarlarının bulunduğu kısımda, Mesnevî şârihi Sarı Abdullah Efendi’nin kabri civarındadır.

            Hoca Neşet, olgunluğu ve cömertliği ile meşhurdu. İstanbul’un Molla Gürânî Mahallesi’ndeki evini âdeta bir mektebe çeviren bu büyük ruhlu insan, nüktedânlığı ve kendisine sorulan sorulara verdiği hikmetli cevaplarla da etrafındakileri kendisine hayran bırakmıştı. Hoca Neşet’in etrafındakilerle yaptığı sohbetlerde gelişen olaylardaki sözleri ve sorulara verdiği cevaplar oldukça ilgi çekicidir. Onun karakterine dâir ipuçlarını aksettiren bu latifelerden birkaçı şöyledir:

            Hoca Neşet’in evi, her dâim misafirlerle dolup taşarmış. Kendisi de evine gelenlere türlü ikramlarda bulunur ve tanıdığı devlet büyüklerine müracaat ederek fukaranın işlerini tesviyeye çalışırmış. Onun bu hâlini görenler, “Efendim, şunun bunun işi için bu kadar yüz suyu dökmek revâ mıdır?” şeklinde itirâzda bulununca da “Yüz suyu ile değirmen çevrilmez ya! Böyle işler görülür.” cevabını verirmiş.

            Neşet Efendi, tütün içermiş. Bir gün meclisine gelenlerden biri “Efendim! Cennette ateş yok, siz orada çubuğunuzu nereden yakacaksınız?” şeklinde sual edince Hoca Neşet, elinde bulunan çubuğu tebessüm ederek bir kere çekmiş ve “Sizin için kebap pişirilecek ocaktan.” cevabını vermiş.

            Yine bir gün Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hak” demesinden konu açıldığı bir sırada birkaç sûfî, “Hiç ene’k-Hak denilir mi? dediklerinde, “Ne yapsın, ene’l-bâtıl mı desin?” buyurmuştur.

            Yazımızı Hoca Neşet’in divanında yer alan bir naat ile sonlandıralım.

 

Cemâlin matlab u cân u cihandır Yâ Resûlallâh

Derin dâr’ul-emân-ı ins ü cândır Yâ Resûlallâh

(Yâ Resulallâh! Bu dünyada, herkesin isteği senin güzel yüzünü görmektir. Senin kapına gelenler, emniyet içinde, güven içinde olurlar.)

                        Teşehhüdde der-engüşt-i şehâdet mu’cizâtına

                        Ki mi’râcın müşarün bi’l-benândır Yâ Resûlallâh

(Mübârek parmaklarından su akıttın ve kısa bir zamanda miraca yükseldin. Yâ Resûlallâh! Biz şehâdet ederiz ki bunlar senin mucizelerindir.)

                        Zamân- devletinde intisâb-ı dergehin âsân

                        Ne müşkil şimdi kim âhir zamândır Yâ Resûlallâh

(Senin kutlu zamanında yanında yer almak, dergâhına yüz sürmek, sünnetine uymak ne güzelmiş. Ama bugün âhir zamandır. Bizler dağıldık, bir araya gelemez olduk. Şimdi sünnetine uymak insanlara zor geliyor.

                        Meded dil-teşne kaldım Kerbelâ-yı vâdi-i gamda

                        Zülâl-i tîğ-ı aşkın ile kandır Yâ Resûlallâh

(Yardım et efendim! Bu Kerbelâ’yı andıran dünyada susuz kaldım, çaresiz kaldım. Senin aşkın her derdime dermandır. Aşkınla susuzluğuma çare ola Yâ Resûlallâh!)

                        Tamâm ihsân u rahmin ey Nebiyyü’r-rahme vaktidir

                        Amân zîrâ zamân âhır zamândır Yâ Resûlallâh

(Ey Nebî! Bağışlanma ve merhamet isteğimi kabul et artık. Zaman ahir zamandır, yardım talebimi kabul eyle!)

                        Kerem kıl müjde-i vaslınla lutf et ey şeh-i devrân

                        Gamınla Neş’et’in kârı yamandır Yâ Resûlallâh

(Kavuşma müjdesini lütfet bana ey Âlemlerin Sultanı! Yoksa senden ayrı kalmanın verdiği gam bu Neşet’e çok ağır gelmektedir.)

 

                                                                                                          Edebâli KARABIYIK

 

 

KAYNAKÇA

  1. VASSÂF Osmanzâde Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, I-V, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, İstanbul: Kitabevi, 2015, s.186-193
  2. NEŞ'ET, Hoca Süleyman Neş'et Efendi, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 27.09.2013, http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/neset-hoca-suleyman-neset-efendi. (28.01.2021)

 

                       

 

           

           

 


(1) Osmanlı askerî teşkilâtı terminolojisinde genel olarak askerî hizmette bulunanlara verilen, 20.000 ile 100.000 akçe arasındaki dirlikleri ifade eder. Bu dirlikleri tasarruf eden kimselere zaîm denilir. Resmî kayıtlarda zaîmlerin mutlaka sefere gitmeleri gerektiğine özellikle vurgu yapılır. Sefere katılmayanların zeâmetleri geri alınıp başkalarına verilir.


Edebali KARABIYIK diğer yazıları