Mustafa ÖZDAMAR

Tasavvufî Açıdan Eğitim-Öğretim

Tasavvufî Açıdan Eğitim-Öğretim

Ben bilginin şehriyim, Ali ise kapısı, Beşikten mezara dek ilim öğrenin...

Tarih boyunca bütün insanlık ve medeniyetler için, vahşî dünyanın en yırtıcı canavarları ile teknolojinin en tahripkâr silahları bile, yerince ve yeterince eğitilmemiş bir toplumun cahil birey ve barbarları kadar yıkıcı ve tehlikeli olmamıştır.
 
Dinî ve medenî terbiyesi verilmemiş, yerince ve yeterince eğitim-öğretim gösterilmemiş, politik, ekonomik ve sosyal yönden doyurulmamış aç bir toplum her türlü mikrobu kabule teşne, açık ve tehlikeli bir yaradan farksızdır.
 
Akılsızlığın, budalalığın, cehalet, dalalet, edepsizlik, ferasetsizlik ve gafletin kalın is, sis ve pisi altında uyuşup uyuyakalan bir toplumu bir takım dürtükleme, uyarma ve korkutmalarla uyandırmak, ayağa kaldırmak ve çamurdan çıkarmak mümkün olabilir. Ancak böyle bir toplumu şuurlandırmak ve ortak hedeflerde birleştirerek çalıştırmak ve kalkındırmak sürekli ve sağlıklı bir eğitime bağlıdır.
 
Öğrenmenin yaşı ve öğrenilecek şeylerin de “bilinmesi ve bellenmesi gerekenler burada sona ermiştir” anlamını taşıyabilecek bir sınır taşı olmadığı için, yeryüzünü görüp göreceği en büyük eğitimci, cihan Peygamberi ve insanlığın önderi, evrenin erdemi Efendimiz aleyhisselâm bütün insanlığa “beşikten mezara dek” sürecek bir eğitim-öğretim tavsiye etmiş ve ayrıca müsbet düşüncenin ibadet olduğunu vurgulayarak insanlığın ihtiyaç duyduğu ve duyacağı dinî ve medenî aydınlığın, bunlara bağımlı huzur ve güven ortamlarını düşünen ve öğrenen insanlarla sağlanabileceğine dikkat çekmiştir. Tekke ve zâviyelerdeki cihanşümul/evrensel terbiyenin esası, bu “dikkat”in “rikkat”e (incelik) dönüşmüş uygulamasıdır.
 
“Ben bilginin şehriyim, Ali ise kapısı”, “Beşikten mezara dek ilim öğrenin”, “İlim Çin’de bile olsa arayın”, “Hikmet mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa almalıdır” şeklindeki hadislerde dile getirilen husus, sadece “her eve, her müslümana lazım ilmihallik bilgiler” değil de, yeryüzündeki herhangi birinden Çin’e kadar her yan ve yönü kapsayan bir plan dâhilinde, “Bu kapıyı çalın, bu şehre girin ve bana gelin! Bu dünya ve öte dünya mutluluğu için gerekli olan bilgi ve belgeleri benden edinin. Beni izleyin! Ancak, yeryüzünün neresinde olursa olsun, hangi milletin patenti altında bulunursa bulunsun, müspet gelişmeleri de ihmal etmeyin!” anlamında bir mesaj taşısa gerektir.
 
 
 
İlim, İrfan ve Tekkeler
 
Yeryüzünde insanla birlikte iki türlü eğitim ve öğretim tarzı belirmiştir. Bunlardan ilki “ilim” (bilme), ikincisi “irfân” (tanıma). Bilme ve tanıma birbirlerinin ikizleridir ama farklı yöntemlere sahiplerdir.
 
İlim, âlim ve malûm, bizde “İlim bir noktadır, onu cahiller çoğaltmıştır” vecizesindeki vahamete uğrayarak “ilimle” “irfan” arasındaki ince zar, çemenzâr iken bu çoğalma sebebiyle çöplüğe dönüşmüş ve böylece arada bir kopma ve kokuşma boşluğu meydana gelmiştir. Çağdaş batı uygarlıklarına zemin olan zengin bir maziye rağmen fakir bir âtî (gelecek) olmamız bu boşluktan kaynaklanıyor.
 
Din-dünya, İslâm ve insan ilişkilerinden ilim, âlim ve malûm çerçevesinde bir şeyler bilmek yetmiyor, bilinenin bütün incelikleriyle tanınması gerekiyor.
 
Dinin dünya ve İslâm’ın insan için olduğunu çok iyi bilen ve ilimle irfân arasındaki ince farkı çok iyi anlayan büyük atalarımız, kendilerine özel, güzel bir âriflik ve zarîflik içinde her yaştan ve her baştan insana eğitim ve öğretim götürerek, bilen ve tanıyan insan yetiştirmek maksadıyla, yerlerini çağdaş okul ve üniversitelere bırakan “ilim ocağı” mektep ve medreselerin yanı sıra, bugün yeryüzünde benzerleri bulunmayan ve yerleri doldurulamayan “irfan ocağı” Tekke ve Zaviyeler tesis ederek bütün toplum katlarına hasbî hizmet götürmüşler ve bunu yaparken de herhangi bir ücret talep etmemişlerdir. Bu “hasbî”liğin kökenindeki “insanî”lik, bütün insanlığın dini olan İslâmiyet’in evrenselliğinden kaynaklanıyor.
 
Allah’ın sevip de yarattığını sevmek esasına dayanan İslâm Tasavvufu’nun eğitim kurumları olan tekke ve zaviyelerdeki cihanşümul terbiyenin esası; Yunus’un ezgi ve sezgilerinde “İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmezsen/ Ya bu nice okumaktır?” şeklinde tarif edilen “bilir-bilmez” insan tipinin “Kendini bilen, Rabbini bilir”, “Özünü tanıyan Rabbini tanır” hadisinde imbiklenmeye tabi tutulması ve Mevlana’nın, “Ârif, hiç bir bulanıklık, temiz olan meşrebini bulandırmayan kimsedir. Çünkü ârif değişmez ve ona gelen her bulanıklık onda durulur” tarifindeki tabloya oturtulmasıdır.
 
 
 
Âlim-Ârif, Müderris-Mürşid
 
İnsan bir kâinattır ve kâinatta her şey bulunur. Düşünce-duygu ile ilim-irfân ile âlim-ârif ile ve müderris-mürşid ile özdeş olmalarına rağmen çatışma halindedir. Bu çatışma bir husûmetin ifâdesi değildir. Ateşle su ve örsle çekiç arasında dövüle dövüle terbiye edilen demir, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insan tabiatı kadar sert ve karmaşık değildir. Demirin ateşle su ve örsle çekiç arasında dövüle dövüle terbiye edilmesi, demirin lehinedir, ama bunun böyle olduğunu demire anlatmak, ve kabul ettirebilmek mümkün olmayabilir.
 
Eğitim ve öğretimin “Tanrı mesleği” olduğunu söyleyenler yanılmamışlardır. Rabbu’l-âlemîn (bütün âlemleri, sıfırdan sonsuza her şeyi yoktan var eden, terbiye eden, besleyen, büyüten, koruyan ve kollayan) olan Allah’ın sevip de yarattığı kâinatta böyle bir terbiye sistemi hâkimdir. Bu sistem içinde kendilerini, çok yanlış bir telakki ile mazlum hissedenler vardır. Tekke ve zâviyelerdeki cihanşümul terbiyenin esası, bu yanlışın düzeltilmesi ve hikmetlerin çözülmesidir.
 
 
 
Harbiyeli-Tıbbiyeli
 
İnsanın yumuşatılarak eğitilmesi, demirin yumuşatılarak terbiye edilmesinden daha zordur. Temelde ilim-irfan, âlim-ârif ve müderris-mürşid tartışmalarına zemin olan medrese ve tekke tavırları arasındaki farklılaşma bu “zor”dan doğmuştur. Bu “zor”un kolaylaştırılması için bizim eğitim tarihimizde iki türlü tavır ortaya konulmuştur. Birisi “Harbiyeli İnsan” tavrı ki, buna ifrân, ârif, müderris ve medrese tavrı da denilebilir. İkincisi “Tıbbiyeli İnsan” tavrı ki, buna irfan, ârif, mürşid ve tekke tavrı demek lazım. Harbiyeli insan tavrı, yararlıyı müdafaa ve zararlı saldırının, tıbbiyeli insan tavrı ise her halükarda tedavi ve şefkatin sembolü olmuştur. Medresenin dışladığını tekkenin kabullenmesi buna dayanıyor. Hiç kuşku yok ki, medrese de bütün insanlığa hitap etmiş ve onlara doğruyu göstermiştir. Ancak medresenin eğitim ve öğretim tarzı, eğer tabir caizse biraz “asker”ce olmuştur.
 
Harbiyelinin yaraladığını tıbbiyelinin tedavi etmesi ve bunların aynı kültür ve medeniyet zemininde meydana gelmesi, garipsenecek olaylar olmasa gerektir. Zira asker askerliğini, doktor da doktorluğunu yapmak mükellefiyeti içindedir. Allah’ın sevip de yarattığı kâinattaki terbiye sisteminin karmaşık gözükmesi, evrenin ve devranın çözümsüz gizem dekorlarına malzeme olan bu yükümlülüklerdeki denge bileşenlerinin yerince ve yeterince kavranmamasından kaynaklanıyor. “Yetmiş iki buçuk millete bir göz ile bakmayan”ı “hakikate asî” kabul eden tekke tavrı, bu karanlığa ışık tutuyor. Yoksa yine çok yanlış bir telakki ile medresenin “basal” (soğan) dediğine tekke “asel” (bal) demiyor.
 
 
 
Evrensel Terbiye
 
Dünya literatürüne “Tanrı mesleği” olarak geçen eğitim-öğretim, dinî, millî ve medenî terbiye, “İlahî” olabildiği ölçüde üniversal olabilmektedir. Politik, ekonomik ve sosyal çalkantılar içinde yorulan insanlığın her şeyden çok ihtiyaç duyduğu medenî terbiye, en zengin, en etkin ve en yetkin şekliyle bizim tekke kültürümüzün özünde vardır. İnsanlık her döneminde olduğu gibi bu devirde de ve daha ziyadesiyle bu terbiyeye muhtaçtır.
 
Evrenselliği mektep ve medreseden ziyade tekke ve zaviye kültürlerinde boy gösteren güzelim İslâmiyet’in ilâhi terbiye sistemi içinde yetişen nice abide şahsiyetler, bu terbiyenin doruklarıdır. Şiddetle ihtiyaç duyulan dinî ve medenî terbiye ancak bu doruklarda verilebilmekte ve yorgun insanlık ancak bu doruklarda mutlu ve umutlu olabilmektedir.
 
Gerek yapılan ve gerekse fonksiyonları, ancak turistik kültür halinde devam eden vakıf tekkelerde tüten mana zenginliği, dinî ve medenî yönden fakir düşen insanlığı doyuracak kapasitede bir hazine niteliğine sahiptir. Yazık ki, bu hazineden son yüzyıllarda yerince ve yeterince istifade edilememiştir. Ve yazık ki, her şey insan için ve insan Allah için temel gerçeğinden hareketle, tarihler boyunca bütün dinler ve medeniyetlerce insanlığın ortak övüncü olarak abideleşen örnek şahsiyetler yetiştiren İslâm tasavvufunun eğitim kurumları vakıf tekkelerin fonksiyonlarını devralıp devam ettirebilen müesseselerin olmayışı sebebiyle çürüyen toplum katlarında çıkan sosyal yangınlar, bozulma ve çözülmelerin artmasıyla neticelenmiştir. Medeniyet âlemine çok yönlü hizmetler veren, insanlığa her yerde ve her zaman muhtaç olduğu huzur, güven ve hasbiliği ikram eden, “insanı insan eden” bu kurumların, İslâmiyet’in her an yeni, her an taze ve her devirde çağdaş olan, evvel-âhir hep ileri hep ileri ilkeleri içinde yeniden yorumlanarak gündeme alınması, eğitim ve öğretimin anlam ve önemini kavrayan herkesin en azından vefâ borcu olmalıdır.
 
Kendi yorumlarında yorulan insanlık şimdilerde çeşitli kımıldamalarla adını henüz koyamasa bile sözünü ettiğimiz tekke tavrını arıyor, ama buna rağmen insanlığa verdikleri çok yönlü hizmetlere kapatılan mahzun dergahlar, hala aynı ince hüznü yaşıyorlar.


Mustafa ÖZDAMAR diğer yazıları