03 Aralık 2022
Fehmi YILMAZ

İkinci Yeni’nin Son Nefesi

İkinci Yeni’nin Son Nefesi

Deha, taştan, topraktan, tabiattan ve toplumun kürek kemiğinden bir şeyler koparan güçtür.

Bir sarkaç nereden bilsin,

Gidip de gelmemeyi…

 

Asırlık çınar olmasına on iki seneden az kalmıştı. Ahmet Sezai Karakoç aramızdan ayrıldı. Birçok edebiyat eleştirmeni tarafından "Çağdaş Türk Şiirinin en son ve en özgün atılımı" olarak kabul edilen İkinci Yeni Şiir topluluğunun öncü yedi şairinden biri ve yaşayan sonuncusu, son nefesiydi. Şimdi naaşı Şehzadebaşı Camii haziresinde medfun, toprağa manevi motifler işleyen eserleri ise düşünce dünyamızda yaşıyor.

 

1933 Ergani doğumlu Sezai Karakoç, Ankara Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler okudu. Maliye Bakanlığı’nda gelirler kontrolörü olarak görev yaptı. Görevi icabı Anadolu'yu çok gezdi ve birçok il ve ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı buldu. 1990 yılında "güller açan gül ağacı" amblemiyle Diriliş, 2007 yılında ise Yüce Diriliş Partisini kurdu ve partinin genel başkanlık görevini yürüttü. 2011 yılında Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü fakat kendisine verilen plaket ve para ödülünü reddederek bu ödülü almaya gitmedi.

 

Türk edebiyatına yarım yüzyıldan fazla entelektüel katkı sağlayan Karakoç, başta şiir olmak üzere hikâye, deneme, fıkra, piyes, inceleme - düşünce yazıları gibi çeşitli türlerde kalem oynatmıştır. Programlı çıkışı ve estetik yönü, edebiyat dünyasının ilgisini çekmiştir. Edebiyatımızda bir sistem gözeterek ürün veren nadir sanatkârlardandır. O, insanımızın şuur kazanması ve öz benliğine dönmesi için “Diriliş” adını verdiği bir sistem geliştirmiştir. Bu sistemde edebiyat önemli bir yer tutar. Edebiyat, Karakoç’un “Diriliş” perspektifinin bir nevi başlangıç noktası ve onun felsefesine göre kendini inşa etmenin bir yoludur. Bu bağlamda Sezai Karakoç’un “Edebiyat Yazıları” başlığı ile çıkmış kitaplarının incelenmesi, sanatkârın, teklif ettiği sistemin, ürünlerinin anlaşılması için önem arz eder.

 

Sezai Karakoç, eserlerini belli bir iç nizama göre verir. Bu yönüyle diğer sanatkârlardan farklıdır. O kabul, kural ve ideallerini anlattığı bu nizama Diriliş adını koyar. Diriliş, kısaca İslamiyet, Doğu bilgeliği, klasik kaynaklar verimleri ile harmanlanmış bir mefkure/poetikadır. Genel itibariyle denilebilir ki söz konusu eserler hem arkasında yatan fikirleri hem de bir sistem olarak Diriliş’in mahiyetini anlatır. Karakoç, kökü Kur’an’a, vahye dayanan bir sanat anlayışına sahiptir. Onun metafizik derken kastettiği de semavi buyruklara dayalı bir atmosferdir. Görünenin ötesidir. Metafizik, onun lügatinde inanç ve imanla telif edilecek anahtar bir kelimedir. Sanat tarihimizin kapısını açacak ve İslam uygarlığını anlamamızı sağlayacak kelime budur. Sanatın teşekkülünde tuttuğu yer itibariyle metafizik, hakikatin yaşamın tüm diğer sahalarına ve formlarına fon olmasıdır. Yazarın en çetrefil bahislerde bile bir çırpıda söylediği formül cümleler, getirdiği izahlar ve ifadelerdeki estetik taraf ilgi çekicidir. Sezai Karakoç’un üsluptaki ustalığı, kurduğu cümlelere zekâ pırıltısını bırakabilmesinde ve vecizliğindedir:


Sanatçı, nesneyi yorar.

Ve şair, her sabah, armağan olarak, bir güneşe kavuşmaya en layık kişidir.

İnsanın ufku mümindir.

 

Kendine has ifadeleri ilgi uyandırır, ilk okuyuşta sarsar. Benzetmeleri hoş ve akılda kalıcıdır:

 

Deha, taştan, topraktan, tabiattan ve toplumun kürek kemiğinden bir şeyler koparan güçtür.

Metafizik süpürge, yani ölüm, zamanın toz dumanı içine Saint-John Perse’i kattı.

 

Onun dili renkli, zengin bir dildir ancak nadir de olsa yadırganan bazı söyleyişleri vardır; kulağa tuhaf gelen ve sözlüklerde bulunmayan kimi kelimeleri kullandığı görülür:

Akıl, kapılma ve absürdite hayatın çelişkili iç çalışmasının zorunlarıdır.” cümlesinde olduğu gibi, “dolunlaştırmak” gibi ifadeleri buna örnektir. “Psödo, suigeneris, hiperbolik” gibi tıp, biyoloji ve matematik terimlerini de fikrini açıklamak için kullandığı olur.

 

Edebiyat Yazıları’nda dile getirdikleri ile Sezai Karakoç, özgüven sahibi ve geleceğe dair umutlu bir sanatkâr olarak görünür. Fikrî yoğunluğu hayli fazla olan yazıları ile düşünür tarafını da ortaya çıkarır. Edebiyat Yazıları, sadece edebiyat araştırmacılarının değil son dönem Türk edebiyatının velûd bir kalemi olan Karakoç’u ve sanatını kavramak isteyenlerin de okumadan atlamaması gereken bir dizidir.

 

Sezai Karakoç, geleneği uygarlık birikimi olarak düşünür ve uygarlıkla din arasında kopmaz bir bağ görür. Ona göre gelenek, en başta, ilk insan ve peygamberden başlayarak son peygambere kadar uzanan semavî din çizgisidir. Karakoç her uygarlığın bir dine dayandığı düşüncesindedir. Bu bakımdan da bizim geleneğimiz olarak düşünülecek kavram İslâm uygarlığıdır.

 

Edebiyat Yazıları’ndan birkaç alıntı:

 

Sanata kaynaklık eden din, dini bozmayan sanat disiplini, İslam uygarlığının temel ilkelerinden biri olmuştur. Dinle sanatın en çok içiçe girdiği Mesnevi’de de bu dikkat, bütünüyle korunmuştur. Din dindir, sanat sanattır; ikisinin ilişkisi olsa da.

 

Sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt, yaratılanın taklidi oldukça değerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluşundaki sırrı anladıkça da yoğunlaşır.

 

Tabiata olan dikkatini yitiren sanatçı, giderek ölü bir soyutlamanın mahkûmu olacaktır. Tarihin, insanlığın ördüğü eserler ağının üzerine eğilmeyi terk eden sanatçı, dış realitenin katı kabuğunu kıramayacak, fotoğrafçı veya röportajcı sınırının ötesine geçemeyecektir. Kendi eserlerinin kurallarına fazla bağlı kalan sanatçı da kozasının içinde hapsolan ipek böceği gibi kendi kendini geçmişinin mezarına gömmüş olacaktır.

 

Sanatçı, nesneyle hesaplaşan adamdır. Sanatçı, nesneyi yorar. Şu esrarlı yolculukta, nesne, Musa sanatçı, Hızır’dır. Nesne, süreklice sanatçıya sorular yöneltir, itiraz eder. Direnir ona; süreklice onu reddeder. Ona, en umulmadık yerde ve anda ihanet edebilir. Onu, en beklenmedik zamanda ele vermek ister. Onu yarı yolda bırakabilir. Ona baştan başlamak ihtiyacını hissettirebilir. Güneş olur, gözünü kamaştırır; gölge olur, gönlünü karartır.

 

Çile, her sanat adamı için varoluş şartı. Ancak, sanat, onu aşmakla başlar. Acılar, çileler, ancak hatıra olarak dönüştürülen sevinç olarak sanatın harcına karışırlar. Burada, bahsettiğim sevinç, nefsden, bedenden gelen hazlar değil, ruhun ışımasından doğan aydınlıktır.

 

İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber… Peygamber nasıl insanın ufkuysa, Na’t da şiirin ufkudur.

 

Gelenekten yararlanma sözü de çağımızda oldukça yanlış anlaşılmaktadır. Geçmiş şekilleri taklit, ya da onların adlarını kullanma biçiminde algılanmakta bu kavram. Oysa, geleneğe bakış, her şeyden önce, o geçmiş zaman eserlerini sevmek, onlardan zevk almayı bilmek, geçmiş sanatları ve şairleri daha yakından tanımaya çalışmak, âdeta onlarla birlikte olmak, onlarla gün geçirmek, zihinde ve hayalde olsun, onların eserlerini vermelerini izlemek, buna tanık olmak ve bu izleyiş ve tanıklıktan, sonsuz bir mutluluk duymak demektir.

Sezai Karakoç'un Bazı Eserleri ve Aldığı Ödüller:

 

ŞİİR:

  • Körfez (1959)

  • Şahdamar (1962)

  • Hızırla Kırk Saat (1967)

  • Sesler (1968)

  • Taha'nın Kitabı (1968)

  • Kıyamet Aşısı (1968)

  • Gül Muştusu (1969)

  • Zamana Adanmış Sözler (1970)

  • Şiirler (1975)

  • Ayinler (1977)

  • Leyla ile Mecnun (1981)

  • Ateş Dansı (1987)

  • Alınyazısı Saati (1989)

 

DENEME-İNCELEME:

  • Yunus Emre (1965)

  • Yazılar (1967)

  • İslamın Dirilişi (1967)

  • İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü (1967)

  • Mehmet Akif (1968)

  • Mağara ve Işık (1969)

  • Edebiyat Yazıları 1 (1982)

  • Edebiyat Yazıları 2 (1986)

 

ÖDÜLLERİ

  • 1968 Milli Türk Talebe Birliği Milli Hizmet Madalyası

  • 1970 Sürgündeki Macar Yazarları Gümüş Madalya Ödülü

  • 1982 Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü

  • 1988 Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü

  • 1991 Dünya Sanat ve Kültür Akademisi Ödülü


Fehmi YILMAZ diğer yazıları