26 Haziran 2022
Editör

Anadolu Selçuklu Dönemi, Müslim-Gayr-i Müslim İlişkileri

Anadolu Selçuklu Dönemi, Müslim-Gayr-i Müslim İlişkileri

Yetmiş iki millete kurban ol âşık isen Tâ âşıklar safında imam olasın sâdık…

Türkiye Selçukluları devrinde, özellikle XIII. Yüzyıl Ana­dolu’sunda İslâm-Türk medeniyetinin çok yüksek bir seviye­ye eriştiği görülmektedir. Medreselerin yaygın­laşması, öğrenci sayısının gün geçtikçe artmasına, Moğol istilâsı sonucu zaviyelerin açılması da şeyh ve müridlerin çoğalma­sına imkân hazırlamıştır. Doğal olarak bu durum yerli halkın dikkat ve ilgisini çekmiştir.

Bilhassa din farkı gözetmeden yoksullara, muhtaçlara, yolda kalmışlara ve hastalara yardım elini uzatan mutasavvıflar ile Türkmen babaları İslâmlaştırma faaliyetinde önemli bir rol üstlenmişlerdir.

 

Yetmiş iki millete kurban ol âşık isen

Tâ âşıklar safında imam olasın sâdık…

 

diyen Yûnus Emre’nin yaklaşımı bütün insanlara din far­kı gözetmeksizin aynı gözle bakmayı telkin ediyordu. Yûnus’a göre, ‘kâmil insan’ sülûk esnasında çokluktan birliğe ulaşır veya bunun aksine, onun deyişiyle “Vahdet ehli” her şeyde Allah’ı görmeye yönelir:

 

Kiliseye dirsen girem, nâkûs (çan) dahî dirsen çalam

 

Hıristiyanlar için kullanılan “tersâ”, Yûnus’un dilinde ve hayatında yabancılık çekmeyen, dost bir ifade kazanır ve Yûnus’un onlarla tanışıklığı vardır:

 

Tersâlar tapuya gelir hükm ısları zebûn olur

Tağlar taşlar secde kılur göriceğez dervişleri

 

Yûnus gibi âşıklar vahdet-i vücûda, her varlığın Allah’ın kulu olduğuna inandıkları için, hiç kimsenin sahip olduğuna, devletine ta’n edip gülmezler, bilginlere karşı da inkârcı olmadıktan gibi, tersâ(hıristiyan)nın haçına da karışmazlardı.

 

Bir kimsenin devletüne ta’n edüp biz gülmeyüz

Ne münkirüz âlimlere ne tersânın haçındayız

 

Bu anlayışla sadece müslümanlara seslenmeyen Yûnus, çevresindeki diğer inanç sahiplerine de çağrıda bulunurken, hem müslümanları, hem de diğer din mensuplarını birbirle­rine saygılı olmaya davet etmiştir.

Yesevîliğin Anadolu’da şekillenen kolları olarak kabul edi­len Bektaşîlik ve benzeri tarikâtlara mensup dervişler hem Türklerin “ata”, “baba”ları idiler hem de Anadolu’ya İslâmiyet’le birlikte Orta Asya örf ve âdetlerini getiren kültür elçileri idi­ler. Hacı Bektâş-ı Velî, Ahi Evran, Evhâdüdîn-i Kirmânî ve Sadreddîn-i Konevî gibi mutasavvıflar da -Yûnus Emre ve Mevlânâ çizgisinde- Anadolu’yu İslâmlaştırmada üzerlerine düşen rolü hakkıyla oynamışlardır.

Konumuz bakımından bunlar arasında Mevlânâ Celâleddin Rûmî üzerinde daha fazla durmak gerekir. Çünkü o, türlü din ve inanç mensuplarını; Allah, hayır ve insanlık fikirleri uğrunda birleştiren yüksek şahsiyeti ile İslâmiyet’in de yayıl­masına hizmet ediyordu. Bir gün Mevlânâ’yâ; şiir ve düşün­celerini bilgili müslümanlar bile zorlukla anlarken aynı zamanda kendisini dinleyen gayr-i müslimlerin onun söylediklerinden ne zevk aldıkları sorulur. Buna Mevlânâ; onların Allah’a inandıkları yolları ayrı da olsa gayenin bir olduğu, cevabını verir. Böylece, gayr-i müslimlerin Mevlânâ’nın sözlerinin özünü kavradıklarını anlatmak ister.

Özellikle Moğol istilâsı öncesi ve sonrasında Anadolu’yu dolduran ilim adamları ile mutasavvıflar buraya büyük zen­ginlik kazandırmışlardır. Anadolu’nun aydınlanmasında rol oynadıkları gibi, müslümanların kendi dinlerinden olmasa bi­le farklı din, mezhep ve tarîkât mensupları ile bir arada yaşayabileceklerini göstermişlerdir. Bu tutum ve davranışları ile geleceğe, altı yüz yıl sürecek Osmanlı kültürüne ve günümüz Türkiye’sine ışık tutmuş olan bu münevver insanların Türki­ye’nin geleceğine de örnek oldukları düşünülebilir. Genç kuşakların da bunun farkına varmaları umulur.

Mevlânâ’nın ilmini ve şöhretini duyarak onu ziyaret için İstanbul’dan Konya’ya gelen bir râhibin Mevlânâ’nın önün­de eğilerek verdiği selâmını, Mevlânâ aynı şekilde mukâbele ederek alır. Rahip bu selamlaşmayı tekrarlar durur. Mevlânâ da her defasında aynı şekilde karşılık verir. Bunu üzerine ra­hip: “Ey dinin sultânı! Benim gibi zavallı ve kirli birine gösterdiğin bu ne alçak gönüllülüktür?” der. Mevlânâ da: “Ne mutlu o kimseye ki, Allah onu malla, güzellikle, şerefle ve saltanatla rızıklandırdı ve o kimse de bu malı ile cömertlik et­ti, güzelliği ile iffet sahibi, şerefi ile alçak gönüllü ve saltana­tı ile de adalet sahibi oldu” hadisini buyuran bizim sultanımızdır. Allah’ın kullarına nasıl alçak gönüllülük göstermeyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmeyeyim? Eğer bunu yap­mazsam, neye ve kime yararım?” karşılığını verir. Bunun üzerine rahibin İslâm’a geldiği ve Mevlânâ’nın müridi oldu­ğu “Menâkıbu’l-Ârifîn”de anlatılmaktadır.

Aynı şekilde bir Ermeni kasapla da selâmlaşan, idam edilmek suretiyle cezalandırılacak olan bir Rum gencinin de affedilmesini sağlayan Mevlânâ’nın çeşitli din, mezhep ve tarikatlara mensup geniş bir mürid kitlesi vardı. Hıristiyan ra­hipleri ile dostâne münasebetlerde bulunuyor, hatta onların kilise ve manastırlarını da ziyaret ediyordu. Yalnız hıristiyan rahipleri ile değil, yahûdi hahamları ile de görüşen Mevlânâ’ya, bir gün kendisiyle karşılaşan bir haham: “Bizim dini­miz mi yoksa sizin dininiz mi daha iyidir?” diye sorar. Mevlânâ da: “Sizin dininiz” diye cevap verir. Bunun üzerine yahûdi, müslüman olur.

Böylece gayr-i müslimlere dostâne ve samimi yaklaşım­ları ile Selçuklu toplumunda, dinler arası münasebetleri samimi ilişkilere dönüştürmeye muvaffak olan Mevlânâ’nın cenazesine her din mensubunun iştirak etmiş olması da bu ilişkinin derecesini göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim cenazede; hıristıyanlardan, yahûdilerden, Araplardan, Türklerden… türlü din ve millete mensup kimseler hazır bulunu­yorlardı. Her biri kendi âdetleri veçhile kitapları ellerinde ön­den gidiyorlar, Zebur’dan, Tevrat’tan, İncil’den âyetler oku­yorlar ve hepsi birlikte feryâd ediyorlar, müslümanlar bunları sopa ve kılıçla savamıyorlardı. Zira bu cemaat hiç çekin­miyordu. Büyük bir karışıklık oldu. Bu haber büyük Sultan’a, Sâhib’e ve Pervane’ye erişti. Bunun üzerine onlar da papaz ve kiliselerin büyüklerini çağırıp onlara: “Bu olayın (Mevlâ­nâ’nın cenazesinin) sizinle ne ilgisi vardır? Bu din pâdişâhı bi­zim başbuğumuz, imamımız ve rehberimizdir” dediler. Onlar da: “Biz, Mûsâ’nın, İsâ’nın, bütün peygamberlerin gerçekliklerini onun açık sözlerinden anladık ve kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin tabiat ve hareketlerini onda gördük. Siz müslümanlar, devrinin nasıl Muhammed’i olarak tanıyorsanız, biz de onu zamanın Mûsâ’sı ve İsâ’sı olarak biliyoruz. Siz nasıl onun muhibbi (dostu) iseniz, biz de bin şu kadar misli daha çok onun kulu ve müridiyiz. Nitekim kendisi buyurmuştur:

 

Yetmiş iki millet, sırrını bizden dinler

Biz bir perdeden yüzlerce ses çıkaran bir neyiz...

 

Yûnus gibi aynı dille konuşan Mevlânâ da, aynı anlayışla geniş bir dinî müsamaha ve insanlık anlayışı ile sadece İslâ­miyet’i anlatmakla yetinmiyor, aynı zamanda farklı din mensupları ile bir arada yaşamanın nasıl olacağını da göstermiş oluyordu.

İbn Bîbî’nin “el-Evâmiru’l-Alâiyye”sinde; Anadolu’da halkın beş dil konuştuğu ve bazı devlet ricâlinin de bu beş dile vâkıf oldukları kesin bir dille belirtilmektedir. Bu dillerin muhtemelen Türkçeden başka Rumca, Ermenice ve Süryanice ile birlikte büyük şehirlerde ve kültür merkezlerinde de Farsça olduğu bazı tarihçiler tarafından ifade edilmiş bulunmaktadır. Bu dillerde konuşanların birbirlerini etkilemiş olmaları muhakkaktır.

Nitekim Mevlânâ, Rumca şiirler yazma ihtiyacı duymuştur. Türk diline Rumca kelimelerin girmiş olduğunu da görü­yoruz. Bu etkileşimde Türklerin, Ermenice ve Rumca keli­meleri öğrenmiş olmaları yanında, Rumlarla Ermenilerin Türkçe öğrenme ihtiyacı duymalarının rolü olduğu da düşü­nülebilir. Yazıya geçmese bile günlük hayatta bu türlü karşı­lıklı kültürel alış-verişin olacağı muhakkaktır.

Ayrıca medenî ve fikrî seviyenin yükseldiği Selçuklu Anadolu’sunda musikî, semâ ve şiir gibi vasıtaları kullanan Mevlevîlik ile diğer tasavvuf zümreleri, gayr-i müslimleri de etkisi altına almış, daha sonraları Osmanlı devrinde bile bu etki ile birçok gayr-i müslim sanatkârın bu ortam içinde ye­tişme imkânı buldukları görülmüştür. Özellikle müslüman er­keklerin hıristiyan kadınlarla evlenmeleri sonucunda Müslüman-Türk ai­le ve toplum hayatında hıristiyanlığın kültürel etkilerinin hissedildiği gibi; Rum, Ermeni, Süryanî ve yahûdilerle de yuka­rıdaki örneklerde işaret edildiği gibi kültürümüzün izleri ve etkileri hissedilmiştir.

Aynı durum sivil ve dinî mimarî için de söz konusudur.

 

(Alıntı)

Prof. Dr. Mehmet Şeker

Anadolu’da Bir Arada Yaşama Tecrübesi, s.79-85.


Editör diğer yazıları