Perihan SAVAŞ

Bir Pencereden Göğe Bırakılan Duâ

Bir Pencereden Göğe Bırakılan Duâ

Her sabah namazını eda ettikten sonra oturma odasının penceresini açar, İhlas, Fatiha, Nas ve Felak sûrelerini okur ardından “Ya Şafi, Ya Şafi, Ya Şafi” esmasını zikrederek göğe bırakırmış. “Darda kalana, hasta olana, ümmeti Muhammed’den her bir cana şifa olsun” der sonra penceresini kapatıp güne böylece başlarmış. 

Bazen gönülden gönüle uzanan reçetelerin en güzeli hiç ummadığımız bir anda, hiç beklemediğimiz bir sohbet halkasında doğar. Bundan beş altı yıl önce, İh-Vak camimizde hanımlar arası toplanmış 'dua' üzerine sohbet ediyorduk. Ebû Ümâme’den (r.a) rivayet edilen bir Hadis-i şerifi konu almıştık:

 

Yâ Resûlallah, hangi dua daha çok kabule şayandır?” diye soruldu. Sevgili Peygamber Efendimiz, (s.a.s) “Gece yarısından sonra ve farz namazların arkasından yapılan dualar.” diye buyurdu. (T3499 Tirmizî, Deavât, 79)

 

Sohbetimiz muazzam bir hal aldı… Öyle derin, öyle lezzetliydi ne çaya doyabildik o gece, ne de ihvanlar arası birbirimize. O sırada büyüklerimizden biri yılların tecrübesiyle yoğrulmuş samimi ve huzur veren bir sesle kendi sabah âdetini dile getirdi. Her kelimesi kalplere dokunuyordu…

 

Her sabah namazını eda ettikten sonra oturma odasının penceresini açar, İhlas, Fatiha, Nas ve Felak sûrelerini okur ardından “Ya Şafi, Ya Şafi, Ya Şafi” esmasını zikrederek göğe bırakırmış. “Darda kalana, hasta olana, ümmeti Muhammed’den her bir cana şifa olsun” der sonra penceresini kapatıp güne böylece başlarmış. 

 

Pek kıymetli büyüğümün gönlüme emanet ettiği bu sözlerle aralamıştım o gece gönül perdemi… Onu hayranlıkla dinledim. Gönlüme öyle tesir etmişti ki söyledikleri, ertesi sabah güne başlar başlamaz sabah namazımı eda ettikten sonra büyük bir heyecanla penceremi açıp aldığım “reçeteyi” uygulamıştım. Evet, ben buna reçete diyorum. Zira her zaman doktorların elinden alınan reçeteler değil, manevi reçeteler de vardır. O ilk gün aldığım eşsiz lezzetin tarifini kelimelerle anlatmam mümkün değil… Bir zaman ara vermeden bu manevi reçeteyi hayatıma tatbik ettim. Sonra her gün olmasa da arada bir devam etmeye özen gösterdim. Ne var ki dünya telaşı ve yoğunluk arasında bir süre sonra aldığım bu kıymetli reçeteyi unutuverdim.

 

Aradan epey bir zaman geçti… Evladım tatillerde özellikle cuma günleri cumalara katılmayı, arkadaşlarıyla oynamayı, biraz sohbet dinlemeyi, teyzelerle, amcalarla vakit geçirmeyi daha doğrusu dergahımızın taşını toprağını her alanını pek sever. Çocukluk anılarım, hatıralarım, yüzleri mıh gibi hatırımda kalan nur yüzlü amcalar, teyzeler başımızı okşardı, severlerdi bizi. Ne edersek edelim kızmazlardı. Bir camii ortamı nasıl sevilir en güzel şekilde öğrettiler bize... Allah ebediyen razı olsun her birinden. Şimdi ise evlatlarımız aynı duygu içerisindeler... Her biri mutlu, sevinçle gidiyor camiimize.

 

Yine bir tatilde cuma günü evladımı camii ’den aldım evimize dönüyoruz. Neler yaptığını ve yaramazlık edip etmediğini sordum. “Çok çaba sarfettim yaramazlık etmemek için” dedi. Gülümsedim… “Hem ben çocuğum olabilir arada yaramazlık etsem de teyzeler, amcalar hoş karşılıyor başımı okşuyor beni çok seviyorlar… Teyzenin biri iki cumadır bana sıkıca sarılıyor.

 

Önce ‘sarılabilir miyim?’ diye soruyor. Ne kadar ince düşünceli ve bir o kadar da nazik bir davranış değil mi anne? O teyzeye hediye almak istiyorum” dedi.
Hangi teyzeden bahsediyor acaba diye merak etmedi değilim. Gerçi teyzelerinin her birini çok seviyor,  her biri kıymetli. Ancak içlerinde birine muhabbeti daha derin belli ki bunu da dillendiriyor. Yine bir okulların tatil olmasıyla cumaya katıldı.
“İşte bu teyze anne” diye uzaktan göstererek unuttuğum bir güzelliği hatırlattı...

 

Evladıma, “Ah evladım… Bu teyze bana seneler önce bir reçete vermişti. Ben biraz ihmal ettim. Ama bak şimdi senin sayende tekrar hatırladım” diye gülümsedim. Masumiyetle sordu: “Peki ne yazıyordu reçetende? En son nereye koymuştun anne? İstersen beraber arayabiliriz?” dedi. “O teyzen her sabah namazını eda ettikten sonra oturma odasının penceresini açar bu sûreleri okur, dualarını bütün Müslümanların hanelerine gönderirmiş. İşte bana verdiği reçetede bunlar yazıyordu.” Heyecanla, “Bu sûrelerin hepsini biliyorum, beraber yapalım mı?” dedi.

 

İşte o an, yıllar önce kalbime emanet edilen reçete, bu kez kendi evladımın gönlüne taşındı. O gün beraber penceremizi açtık, sûrelerimizi okuduk ve dualarımızı gökyüzüne uğurladık.

 

Aslında teyzemizin bize emanet ettiği reçete… Temiz bir niyet, samimi bir dil, ve dua etmek için bir vesile…

 

Dualar görünmez bir anahtar gibidir kapalı kapıları açar, sıkışmış gönüllere ferahlık verir ve umudu yeniden filizlendirir. Bazen bir pencereden göğe bırakılmış bir nefes gibi yolculuğa çıkar… Kim bilir hangi gönle dokunur, hangi kapıyı aralar… Farkında olmasak da bir pencerenin hafifçe aralanması, bir sûrenin okunması, bir nefesin gökyüzüne bırakılması, gönüller arasında görünmez ama sağlam bir köprü kurar. Bir annenin hatırladığı, bir çocuğun merakla sahip çıktığı dua, işte o köprünün en sağlam tuğlasıdır.

 

 Sözlerin Kurân-ı Kerim’den sonra en yücesiyle… Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

 

 “Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, ‘duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin’ diye dua eder.” (Müslim, Zikir 87, 88; İbn Mâce)


Perihan SAVAŞ diğer yazıları