Tayfur KOZAN

Cemil Meriç'e Göre Din ve Türk Toplumu

Cemil Meriç'e Göre Din ve Türk Toplumu

Bu eleştirel yaklaşımı benimseyen aydınlar arasında Cemil Meriç, düşünce derinliği ve kapsamlı medeniyet tasavvuruyla müstesna bir yere sahiptir. Çalışmalarında, yaşanan geri kalmışlık duygusunun tarihsel ve kültürel bağlamından kopuk çözümlerle giderilmeye çalışılmasını, Türk toplumunun entelektüel ve manevî bütünlüğünü zedeleyen temel sorunlardan biri olarak değerlendirmiştir.

Bütünü bilmediğimizden ya sloganlara esir olduk ya ideolojilere köle.”
Cemil Meriç

 

Toplumdan topluma ve kültürden kültüre farklılık göstermekle birlikte evrensel ve kaçınılmaz bir olgu olan sosyal değişme, en genel anlamıyla zaman içerisinde bir toplumun yapısında ve bu yapının çeşitli fonksiyonlarında; bireylerin üstlendiği toplumsal rollerde, toplumsal ilişkiler sisteminde, kurumsal yapılarda ve bireylerin davranış biçimlerinde meydana gelen değişmeler(1) olarak tanımlanmaktadır. Sosyolojik yaklaşıma göre tarihten günümüze değişmeden kalan bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. Zira üretme kapasitesi ve mevcut davranış kalıplarını dönüştürme yeteneği bulunmayan hiçbir toplum varlığını sürdüremez.

 

Bununla birlikte sosyal değişme kendiliğinden ortaya çıkan bir olgu değildir. Fiziksel çevre, biyolojik unsurlar, teknolojik gelişmeler, kültürel faktörler, kitle iletişim araçları, demografik yapı ve özellikle din olmak üzere pek çok unsur, toplumsal değişmenin belirleyici etmenleri arasında yer almaktadır. Ancak bu unsurların etkisi her toplumda aynı düzeyde gerçekleşmemektedir. Statik yapılı toplumlarda değişim daha yavaş bir seyir izlerken, dinamik ve açık toplumlarda bu süreç daha hızlı ve çoğu zaman uluslararası bir nitelik kazanmaktadır. Değişimin yönü de karakteri gibi toplumdan topluma farklılık göstermektedir. Bazı toplumlarda değişim iç ve dış etkenlere bağlı olarak ilerlemeci bir nitelik taşırken, bazılarında etkileşim, müdahale ya da zorlamaya bağlı olarak geriye yönlü bir mahiyet kazanabilmektedir.(2)

 

On beşinci ve on yedinci yüzyıllar arasında Batı’da dinî, siyasî ve toplumsal düzlemde köklü bir dönüşüm talebi olarak ortaya çıkan Rönesans ve Reform hareketleri ile bu hareketleri takip eden Aydınlanma dönemi, Batı toplumlarının siyasal, ekonomik ve düşünsel alanlarda önemli ilerlemeler kaydetmesini mümkün kılmıştır. Buna karşılık söz konusu tarihsel süreç, Türk toplumu açısından aynı doğrultuda bir gelişim çizgisi üretmemiş; bilakis geriye yönlü bir sosyal değişimin başlangıcı olarak değerlendirilmiştir.

 

Batı medeniyetinin güçlenmesi ve kalkınması karşısında Türk toplumunda giderek belirginleşen geri kalmışlık algısı ve bu duruma özellikle münevver kesimler tarafından getirilen çözüm arayışları, on dokuzuncu yüzyılın başlarına uzanan kapsamlı bir yenileşme sürecini başlatmıştır. Bu bağlamda Tanzimat’la birlikte kurumsal bir nitelik kazanan ve genel olarak modernleşme kavramı altında ifade edilen yeni değişim süreci, Türk düşünce hayatında derin tartışmalara yol açmıştır. Nitekim bu süreç, bazı Türk aydınları tarafından “uygarlaşma” ve “çağdaşlaşma” hedefleri doğrultusunda zorunlu ve kaçınılmaz bir ilerleme hamlesi olarak değerlendirilmiş ve savunulmuştur. Buna karşılık millî ve gelenekçi aydınlar ise söz konusu modernleşme tecrübesini, toplumsal değerlerin aşınmasına yol açan bir yozlaşma, kültürel başkalaşma ve toplumsal refleks kaybı süreci olarak görmüş; bu yönüyle sert biçimde eleştirmiştir.

 

Bu eleştirel yaklaşımı benimseyen aydınlar arasında Cemil Meriç, düşünce derinliği ve kapsamlı medeniyet tasavvuruyla müstesna bir yere sahiptir. Çalışmalarında, yaşanan geri kalmışlık duygusunun tarihsel ve kültürel bağlamından kopuk çözümlerle giderilmeye çalışılmasını, Türk toplumunun entelektüel ve manevî bütünlüğünü zedeleyen temel sorunlardan biri olarak değerlendirmiştir.

 

Cemil Meriç, Türk toplumunun değişim sürecini “Osmanlı kuruluş döneminden Tanzimat’a kadar geçen dönem ve Tanzimat sonrası Türk modernleşme dönemi” olarak iki ana çerçevede ele alır. Ona göre inkişafından Tanzimat’a kadar geçen dönem, madde ve mana dengesinin sağlandığı, aksiyon ve medeniyet temelli bir toplum yapısının hâkim olduğu bir safhayı temsil etmektedir. Meriç, bu dönemi değerlendirirken özellikle din olgusuna vurgu yapar ve dinin (İslam’ın) toplum üzerindeki birleştirici ve kaynaştırıcı rolüne özellikle dikkat çeker. Ona göre din (İslam), Tanzimat öncesi dönemde bireyler arasında kardeşlik temelli bir eşitlik anlayışı oluşturduğunu ve bu dengenin toplumu zamanla diğer kültürel unsurlarla birleşerek güçlü bir medeniyet seviyesine taşıdığını ifade eder.

 

Dini insanlık için vazgeçilmez bir unsur olarak gören Cemil Meriç’e göre, dinsiz bir birey ya da toplumun varlığı mümkün değildir. Bu düşüncesini eserlerinde açık bir şekilde dile getiren Meriç, iman sayesinde bireylerin yalnızca kalbî ve zihinsel bir mana kazanmadığını; aynı zamanda hukuki ve toplumsal bir eşitliğe de din sayesinde kavuştuğunu ifade etmektedir. Cemil Meriç eserinde bu hususa şöyle izah getirmiştir. “İnsanlar, doğuştan eşittirler: Kullukta, fanilikte eşitlik. Ama menfi bir eşitlik bu. Sonra, iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanırlar, kardeş olurlar. Rabbin lütuflarından aynı ölçüde faydalanacaklardır: hukuki ve müspet bir eşitlik. Kulun bütün haysiyeti: Mümin oluşunda. Kul, mümin olunca hukuki bir hüviyet kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir hüviyet. İslam için hürriyet felsefi değil, hukuki bir mefhum. Temeli: Camianın bütün fertleri arasında tam bir hak eşitliği olduğu inancı. “(3)

 

Cemil Meriç’e göre Türk toplumunun İslam’dan bağımsız bir biçimde varlığını sürdürmesi mümkün değildir. İslam, onun nazarında Türk toplumu için bir zarurettir.(4) Ancak bu zaruret, Batı toplumlarında görüldüğü üzere toplumsal hayatın dinamiklerinden dışlanmış, yalnızca bireysel inanç alanına indirgenmiş bir din anlayışı değildir. Aksine İslam, toplumsal hayatın bütününü kuşatan bir değerler sistemi olarak varlık göstermektedir. Nitekim bu anlayış sayesinde İslam, Osmanlı toplumunda farklı etnik unsurları tek bir ideal etrafında birleştiren ahlaki ve manevi bir vahdet oluşturmuş; böylece çok milletli bir yapı, etnik ayrım gözetilmeksizin yüzyıllar boyunca bir arada tutulabilmiştir.(5)

 

Cemil Meriç, İslam ile demokrasi kavramları arasında da güçlü bir ilişki kurmaktadır. Ancak onun sözünü ettiği ilişki, Batı’da demokrasi kavramına yüklenen anlamların ötesinde; kendine has umdelere dayanan ve farklı bir ruh ikliminde gelişen bir demokrasi anlayışına karşılık gelmektedir. Meriç, Türkiye’de seküler bakış açısına sahip bazı aydınlar tarafından iddia edildiği üzere İslam’ın statik ve dogmatik bir yapı arz etmediğini; aksine adalet, eşitlik ve hürriyet ilkeleri temelinde özgün bir demokrasi anlayışı sunduğunu ifade etmektedir. Nitekim Meriç bu durumu şu sözlerle dile getirir: “Demek ki İslamiyet’in temel mefhumu: eşitlik. Bu bir amaç değil, bir hak. Hürriyet, eşitliğin bir başka adı veya görünüşü. Sınıf kabul etmeyen, imtiyaz tanımayan bir dinde kimin, kime karşı hürriyeti? Batı, hürriyeti, bir hata işleme hakkı olarak tarif ediyor. Müslümanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü o ebedî hakikatin, yegâne hakikatin, cihanşümul hakikatin emrindedir. Evet, İslamiyet bir kanun ve nizam hâkimiyetidir. Batı’nın gerçekleştirmeye çalıştığı eşitliği çoktan fethetmiştir. Fikir hürriyetini, insanı insana saldırtan bir tecavüz silahı olarak değil, bir ikaz, bir irşat vasıtası olarak kabul etmiştir. Demokrasinin ta kendisidir İslamiyet. Ama Batı’nınkinden çok başka bir ruh ikliminde gelişen, çok başka umdelere dayanan bir demokrasi.”(6)

 

Ona göre Batı’nın yüzyıllar boyunca sayısız zorluk ve hesaplaşmalar sonucunda ulaşmaya çalıştığı eşitlik ideali, İslam toplumlarında tarihsel süreç içerisinde geçmişten gelen toplumsal düşünce ve birikimlerle birlikte sentezlenerek hayata geçirilmiştir.

 

Cemil Meriç, Türk toplumunun ikinci büyük dönemini Tanzimat sonrası süreç olarak telakki eder. Ona göre yaklaşık iki yüz yıldır devam eden modernleşme tecrübesi, dış etkenlerin ve tarihsel zorunlulukların dayattığı bir dönüşüm olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim modernleşme olgusunun her alanda somutlaştığı bu dönemde yapılan radikal dönüşümler, önceki dönemlerde olduğu gibi yalnızca devleti değil, toplumun da değişimini esas almıştır. Birçok Türk aydını gibi bu dönemi “inkâr ve taklit süreci” olarak gören Cemil Meriç’e göre Türk toplumu, Tanzimat’la birlikte Batı karşısında ayakta durabilmek adına önce bir restorasyon dönemine girmiş; başka bir deyişle kısmî değişim ve modernleşme yolunu tutmuştur. Zamanla izlenen bu yol, toplumun kültürünü ve dolayısıyla devletin bekasını koruma noktasında yetersiz kalınca, bütün bir toplumu değiştirme ve modernleştirme ihtiyacı doğmuş; böylece Türk toplumunda geriye yönlü bir sosyal değişim süreci başlamıştır. Ona göre ortaya çıkan bu değişim, tarihî ve sosyolojik reflekslerle, toplumsal beklentiler doğrultusunda kendiliğinden vuku bulmuş bir hadise değildir. Bilakis bu süreç, “müsteğripler” dediği bazı yarı münevverlerin arzu ve idaresinin bir sonucu olarak teşekkül ettirilmiştir.”(7)

 

Cemil Meriç’e göre Tanzimat’la birlikte başlayan modernleşme süreci, yalnızca idarî ve hukukî bir dönüşüm değil, aynı zamanda zihniyet dünyasında köklü bir kırılmaya işaret etmektedir. Batı karşısında yaşanan askerî ve siyasî gerilemenin telafisi amacıyla başlatılan reformlar, zamanla toplumun tarihî ve kültürel kodlarıyla yeterince irtibat kuramayan bir modernleşme anlayışına dönüşmüştür. Bu bağlamda Meriç, Tanzimat sonrasında şekillenen aydın tipini, kendi inanç ve irfan geleneğinden kopmuş; halktan uzak, toplumun gerçek ihtiyaçlarını kavramaktan aciz bir zümre olarak değerlendirmektedir. Zira bu kimseler toplumsal meşruiyetini halktan ve tarihî birikimden değil, Batı’ya yönelmiş yüzeysel bir entelektüel aidiyetten devşirmiştir. Bu durum, aydını halkla aynı zeminde buluşturmak yerine, onu toplumun üstünde ve dışında konumlandırmış; böylece “fetret devri münevveri” olarak nitelendirilen, üretkenlikten ziyade taklide dayalı bir düşünce iklimi doğmuştur. Meriç, Tanzimat’la birlikte yaşanan bu süreci, Türk toplumunun müsteğripler eliyle maruz kaldığı derin bir zihinsel ve kültürel kırılma olarak tanımlar.

 

Cemil Meriç’e göre ideal Türk aydını, kendi medeniyet havzasına yaslanan; yerli irfan hazinelerini içselleştirmiş bir bilinçle hareket ederken, Batı’yı da bütünüyle reddetmeyen, aksine onu eleştirel bir dikkatle tanıyan kişidir. Böyle bir aydın, Batı düşüncesini olduğu gibi taklit etmek yerine, onu kendi toplumunun tarihsel tecrübesi ve kültürel dokusuyla sentezleyerek anlamlı hâle getirebilmelidir. Ancak Tanzimat sonrası aydın tipi, çağdaşlaşmayı derinlikli bir zihinsel dönüşüm olarak değil, biçimsel ve sathî bir taklit süreci olarak algılamış; bu yaklaşım, aşağılık duygusu ve teslimiyet psikolojisiyle beslenen bir yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir. Bu zihniyetin doğal sonucu olarak, toplumuna yabancı, manevî değerlerinden kopmuş ve şahsiyet zaafı yaşayan bir aydın kuşağı ortaya çıkmıştır. Meriç’e göre muhakemesi ve mefkûresi bozulmuş bu aydınlar zümresi, özellikle aydın-halk ayrışmasının belirgin biçimde derinleştiği 1960 ve sonrasındaki dönemde, Batı menşeli ideolojilerin toplumun farklı sınıf ve statülerine dayatılmasında etkili olmuştur. Söz konusu ideolojiler, tarihsel ve kültürel bağlamlarından koparılarak ithal edilmiş; toplumun kendi düşünce geleneğiyle uyumlu bir şekilde yeniden üretilmemiştir.

 

Cemil Meriç, yerli dinamiklerle şekillenmemiş, tarihî tecrübe ve meşruiyet zemininden yoksun bu ideolojileri, Türk toplumunun idrakine zorla giydirilmeye çalışılan bir “deli gömleği” olarak nitelendirmektedir. Ona göre her medeniyetin, her milletin ve hatta her toplumsal sınıfın kendine özgü düşünce sistemleri ve değerler dünyası vardır. Bu nedenle parça parça ve bağlamından koparılmış ideolojik kalıpların Türk toplumunu tatmin etmemesi son derece tabiidir. Aksine bu dayatmalar, toplumun tarihsel hafızasıyla çatışarak kültürel sürekliliği zedelemiş ve derin bir yabancılaşma sürecini hızlandırmıştır.

 

Sonuç olarak Cemil Meriç, Türk toplumunun geçmişten geleceğe uzanan serüvenini din, kültür ve medeniyet ekseninde derinlemesine analiz eden müstesna bir düşünürdür. Onun düşünce dünyasını birkaç cümleyle özetlemek mümkün değildir. Ancak modern dönemde yaşanan kültürel kopuşların onarılması, genç kuşaklarda ortaya çıkan kimlik ve anlam bunalımlarının aşılması ve tarihsel hafızanın yeniden inşası açısından Meriç’in ilmi mirasının dikkatle okunması ve değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

 

Dipnotlar:

(1) M. Ali Kirman, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, Rağbet Yay., İstanbul, 2004, s. 232

(2) Tayfur KOZAN, Prof. Dr. Osman TURAN’a Göre Din ve Türk Cihan Hakimiyeti, İrfan Yay. İstanbul, 2010

(3) Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. 2025

(4) Halil Açıkgöz, Cemil Meriç’le Sohbetler, Doğu Kütüphanesi Yay, 2013

(5) Cemil Meriç, Jurnal, İletişim Yay. 2023

(6) Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. 2025

(7) Cemil Meriç, Kırk Ammar, İletişim Yay. 2025


Tayfur KOZAN diğer yazıları