Yusuf Eren

Dünya, İslâm Medeniyetinin Rahmetine Muhtaç

Dünya, İslâm Medeniyetinin Rahmetine Muhtaç

Bütün bu örnekler bize şunu açıkça gösteriyor: Kur’ân, insana dışarıdan bir kalıp dayatan bir ideoloji değildir. Fıtrata seslenir, aklı ikna eder, kalbi arındırır. Bu yüzden İslâm, teorik bir sistemden ibaret değil; yaşanan ve yaşatılan bir hakikattir.

Kur’ân ve Sünnet’in inşa ettiği insan, gerçek medeniyetin umudu olabilir mi?

 

Bugün bütün insanlık, adalet, merhamet ve hikmet üzerine kurulu bir medeniyete derin bir hasret duymaktadır. Bu hasretin adı, İslâm medeniyetidir. Batı medeniyeti diye takdim edilen yapı ise, insanı merkeze aldığını iddia ederken insanı yozlaştıran, tüketen ve yalnızlaştıran bir noktaya gelmiş, ciddi bir anlam ve ahlak krizine girmiştir.

İslâm medeniyetinin temel kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ise asırlardır yalnızca mü’minlerin değil, onu ilmî bir merakla inceleyen pek çok gayrimüslim düşünürün, dil bilimcinin ve akademisyenin de hayretini celbetmiştir. Kur’ân, okunup geçilen bir metin değil; okuyanı, dinleyeni ve üzerinde düşüneni dönüştüren bir hitaptır.

 

Yıllar önce Belçika’dan bir üniversite öğrenci gurubu, başlarında hocalarıyla birlikte İstanbul’a gelmişti. İçlerinden tanış olduğum bir kardeşimiz, konusunun tasavvuf ve dergâhlar olduğu bir programa dâhil olmak istediklerini ve yardımcı olmamı rica etti. Memnuniyetle kabul ettim. Fatih Karagümrük’te, gerçekten çok güzel bir buluşma oldu. Grupta Hristiyan olanlar çoğunluktaydı; fakat başlarında bulunan akademisyen hocaları Flemenk asıllı bir Müslümandı.

 

Ben dilim döndüğünce İslâm’ı ve tasavvufun inceliklerini anlatırken, hocamız da zaman zaman ayetleri Arapçasıyla okuyarak katkıda bulunuyordu. Bu hâl hem beni memnun etti hem de meraklandırdı. Dayanamadım, “Hocam, nasıl Müslüman oldunuz?” diye sordum. Verdiği cevap, doğrusu, insanın kolay kolay unutacağı bir cevap değildi.

 

Ben bir dil bilimciyim,” dedi. “Kur’ân’ı tamamen akademik bir mesafeyle incelemeye başladım. Fakat metnin dil yapısı, üslup bütünlüğü, anlam ile ritim arasındaki kusursuz uyum beni kısa sürede şuna ikna etti: Bu, bir insan kelâmı olamaz.” Gözleri dolmuştu. Kur’ân karşısında adeta büyülendiğini ve bu tecrübenin onu İslâm’a yönelttiğini anlattı. Böyle örnekler elbette çoktur; fakat insan bizzat tanık olunca etkisi çok daha derin oluyor.

 

Benzer bir hâle, başka bir zamanda yine şahit oldum. Kırklı yaşlarında, uzun yıllar ateist bir dünya görüşünü benimsemiş entelektüel bir kardeşimizin dönüşüm hikâyesi de bunun çarpıcı bir örneğidir. Kızım beş yaşlarındayken, İstanbul Beykoz’da bir dergâha bendir ve ritim dersine götürüyordum. Çocuklar dersteyken, benim gibi kızını kursa getiren bir kardeşimizle dergâhın geniş bahçesinde çay eşliğinde sohbete daldık. Sohbet ilerledikçe, kendisinin daha önce ateist olduğunu ve on yıldır İslâm’la müşerref bulunduğunu anlattı.

 

Sosyalizm üzerine yaptığı okumalar sırasında, bu ideolojinin Doğu toplumlarında neden İslâm karşısında kalıcı bir karşılık bulamadığını sorgulamış. Bu sorunun cevabını bulmak için İslâm’ı kendi kaynaklarından okumaya karar vermiş. Bir tefsir-meal kitabı almış ve o günkü hayat tarzını da yansıtan bir hâl üzere, elinde şarap kadehiyle okumaya başlamış. Fakat daha Fâtiha Sûresi’ni bitirmeden iç dünyasında derin bir sarsıntı yaşamış. Farkında olmadan kadehi bir kenara bırakıp toparlandığını, Kur’ân’la kurduğu bağın o andan sonra bambaşka bir derinliğe ulaştığını anlattı. Bir hafta boyunca neredeyse aralıksız okumuş.

 

Bu dönüşüm önce kendisini, ardından eşini etkilemiş. Eşi de İslâm’ı kabul etmiş. Ailesinden ve çevresinden ciddi tepkiler görmüşler, hatta bir süre dışlanmışlar. Buna rağmen bugün, imkânı ölçüsünde İslâmî hayatı yaşamaya, beş vakit namazını eda etmeye gayret ettiğini; anlamakta zorlandığı meselelerde ilim ehline danıştığını özellikle vurguladı.

 

Bütün bu örnekler bize şunu açıkça gösteriyor: Kur’ân, insana dışarıdan bir kalıp dayatan bir ideoloji değildir. Fıtrata seslenir, aklı ikna eder, kalbi arındırır. Bu yüzden İslâm, teorik bir sistemden ibaret değil; yaşanan ve yaşatılan bir hakikattir.

 

Resûlullah Efendimiz’in (s.a.s) hayatında Kur’ân, soyut bir metin değil; yaşayan bir ahlâk olarak tecelli etmiştir. Hz. Âişe’nin (r.anha) ifadesiyle: “Onun ahlâkı Kur’ân’dı.”(Sahih-i Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 139 (Hadis No: 746). Ayrıca bkz. Müsned-i Ahmed, VI, 91; Sünen-i Nesâî, Kıyâmü’l-Leyl, 10.) Kur’ân ve Sünnet merkezli İslâm medeniyeti, ilimle irfanı ayırmamış; aklı vahyin, gücü merhametin, bilgiyi hikmetin dışına taşırmamıştır. Bağdat, Kurtuba, Semerkand ve İstanbul bu anlayışın tarih sahnesindeki canlı örnekleridir.

 

Ancak şunu da unutmamak gerekir: Medeniyetler, önce insanla kurulur. Toplumun ihyası, bireyin inşasıyla başlar. İşte bu noktada asırlardır dergâhların üstlendiği tarihî misyon son derece kıymetlidir. Dergâhlar; insanı dıştan şekillendiren değil, içten olgunlaştıran mekânlar olmuştur. Nefsi terbiye etmeyi, ahlâkı güzelleştirmeyi, kalbi diri tutmayı hedeflemiştir.

 

Resûlullah Efendimiz (s.a.s), “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”(Bkz. Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Müsned-i Ahmed, II, 381.) buyururken, aslında bir medeniyetin hangi temel üzerine yükseleceğini de açıkça ortaya koyuyordu. Onun sünnetinde ibadet, ahlâk ve toplumsal düzen birbirinden kopuk değildir. Zikirle diri tutulan kalp, adaletle düzenlenen hayat ve merhametle kuşatılan insan, İslâm medeniyetinin asıl mimarıdır.

 

Pir Abdülkadir Geylânî (k.s), Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (k.s), Yunus Emre (k.s) gibi gönül sultanları; kılıçla değil, hâl ile insan yetiştirmiştir. Anadolu irfanı dediğimiz şey tam da budur: İlimle yoğrulmuş hikmet, edep ile beslenen marifet. Yunus’un dili sade ama derindi; Mevlânâ’nın çağrısı kapsayıcı ama tavizsizdi; Abdülkadir Geylânî’nin terbiyesi sert ama şefkatliydi.

 

Tasavvuf, insanı hayattan koparmaz; aksine hayatın içine ahlâk katar. Zikir ise sadece dilde kalan bir tekrar değil; kalbi diri tutan, insanı her an Hakk’ın huzurunda olduğunu idrak etmeye çağıran bir terbiyedir. İnsan zikrettikçe Hakk’ı görüyor gibi yaşama şuuruna adım adım yaklaşır.

 

Bugün yeniden adaletli, merhametli ve hikmetli bir toplumdan söz edeceksek; önce bu iç terbiyeyi, bu kemâlât yolculuğunu hatırlamak zorundayız. Kur’ân, çağları aşan ilâhî hitabıyla hâlâ insanı, kalbi ve medeniyeti birlikte inşa etmeye devam ediyor. Mesele, bu hitaba kulak verecek bir gönül açıklığını yeniden kuşanabilmektir.


Yusuf Eren diğer yazıları